25 Kasım 2006 Cumartesi

Adım Adım...

Adım Adım...

Adım adım Pazarlama, Java, Tasarım, .NET, NLP, Marka Yönetimi, Türev Alma Teknikleri, İnek Sağma Yöntemleri, Ruh İkinizi Bulma...

Neden adım adım... ?

Sürekli bir hap arayışı içerisindeyiz. Kısa hızlı, hemen çözüm üreten sonuçlar beklentisindeyiz. Sabır nedir? Sebat nedir? Araştırma nedir?
Seminerlere gidiyoruz, eğitimlere katılıyoruz hemen sorular geliyor...



  • Bunun kısa bir yolu var mı?
  • Bunu pratikte 1 gün de nasıl yaparız?
  • Abi sen de taslak dokümanı varsa flash diske atabilir miyiz?
  • Sunumu alabilir miyim? Ben de arkadaşlara şeyettircem de...
  • Bana linkini atsana iyi çalışmaymış.
  • Bu raporları nereden buldun, alabilir miyim?
  • Yok kimseyle paylaşmam tabi... Sonuçta senin emeğin
Bilgi Eşşekliğinin lüzumu yok... Haybeciliğinde lüzümu yok...

Karşındaki adam, eşşekler gibi çalışmıştır, mevzunun derinliğini 5 adım seviyesine indirene kadar anası ağlamıştır. Tonlarca kitap devirmiştir ve o sadelik seviyesine ulaşmıştır. Sen hala babacım bunun 5 adımlığını ver de bir takılalım dersin. Al takıl...

İşte sen de alırsın sadece takılırsın. Derinliğine inemezsin, olayı özümseyemezsin.

Modern capitalizm ve Amerikan kökenli eğitim anlayışının bize kaktığı en temel katma değerlerden biridir bu adım adım hikayesi... Kendi kitaplarının metodoloji hep öyle olduğu için, sürekli mevzunun "derinliklerinde!" oldukları için, her şeyin adım adımını çıkarırlar.

Adım adım Irak'ta nasıl rambo olunur? Kitapçıklar yazdılar, eğitimler hazırladılar, fenafil gaz ve toz bulutundan oluşmuş askerlerinin ellerine verdiler, zihinsel dimağlarında örgülediler. Askerlerde Felluce'de bu birikmiş gazı çıkardılar... Keklik gibi avlandılar...


Bizim durumuz da çok mu farklı?

Elimde liderliğin 7 kuralı olunca, ben de bu beylik lafları okuyup anlayınca Lider mi oluyorum...? Bir gün önce sövüp savdığım, fırça attığım çalışanıma, iletişim eğitimine gittikten sonra, Necdet Bey nasılsınız diye yapay bir şekilde halini hatrını sorunca komik olmuyor muyum? İşte bu manda kasa mercedes ruhlu bir adamın mini-cooper a binip, manikür yaptırması gibi olmuyor mu?

Yemeğin bile kısık ateşte, uzun sürede pişeni makbuldur. Oysaki bizler, pişme üzerine örgülenmiş, bir coğrafyanın mirasçılarıydık... Ne oldu hemen olu mu verdik? Piştik mi? Yoksa Pişti mi olduk?

Umarım harlayan bir ateşte pişti olup, anlamsızlık dehlizlerinde kaybolmayız...

Sevgiler

y= f(yuce)


Felluce'yim ben...

Yıkık, harap, mağrur ve asi...

Medeniyet denilen arsız yalanın tekzibi...

İşgale uğradım, yağmalandım, kana bulandım.

Evlatlarım ceset ceset yatar caddelerimde...

...dünyanın gözleri önünde...

Sofrasında yer aradığınız bir ziyafetin zor lokmasıyım.

Barbarların istilası karşısında Şark'ın nefs - i müdafaasıyım.

* * *

Bayramdı.

Çatışma vardı.

Cuma sabahı camide vuruldum.

Yerde can çekişirken bulundum.

Yaradan'ın evinde, Yok - eden vardı o gün...

Aradıklarını söyledikleri kitle - sel imha silahlarıyla geldiler.

Kafama nişan alıp, beynimi deldiler.

Dağıldı kafam, parçalandı yüzüm.

Kızıla kesti dayandığım duvar;

Kendi kanıma gömüldüm.

* * *

Tanırsınız beni...

Vietnam'da beynine kurşun sıkılan da bendim;

Filistin'de taşlarla kolu bacağı kırılan da...

İzmir'de ilk kurşunu atan da...

Hepsinde suçum aynıydı:

İşgalciye karşı ülkemi savunuyordum.

Ve kanlar içinde yattığım yerden dünyaya, unuttuğu bir yemini, "isyan"ı

hatırlatıyordum.

* * *

Fakat ne mümkün!

Katilim, benden çok önce dağıtmış dünyanın beynini...

Kara bir perde inmiş Ademoğullarının gözüne...

Görmüyor, duymuyor, ses vermiyor.

Susuyor riyakarca...

Aslan tarafından parçalanan avın artığına göz dikmiş sırtlanların iştahıyla...

...susuyor, katliama ortak olma pahasına...

* * *

Şimdi yalanlar söyleyecekler sana...

"Özgürlük götürdük, onun için öldürdük" diyecekler.

Bir tek yüzüm var, bunun karşısına koyabilecek.

Bu darmadağın, bu delik deşik, bu kanlı yüz, feneri olsun kör gözlerinizin...

Felluce adını, zulmün defterine yazın.

Ve asla unutmayın.

Dönerim bir gün; mazlumun ahı gibi çıkar gelirim.

İsyanlarla, sandıklarla... olmazsa, belime sarılmış bombalar, cephane yüklü

kamyonlarla...

"Terörist" diye işitirsiniz manşetlerde adımı yine; büyüğüne tapar, küçüğünü lanetlersiniz.

Suçlunun savcı, mazlumun sanık olduğu bu sefil mahkemede, adım adım faşizme gidersiniz.

Ödersiniz bedelini sükutunuzun...

Bir gün pişman olursunuz.

İşte o gün hatırlayın beni:

Ben, Felluce'yim.

21. asrın kabristanı, insanlığın son kalesiyim.

Can Dündar

Heybe Felsefesi ve Bilgi Eşekleri

2000 yılından itibaren toplum genelinde hissedilen genel bir değişim var. Değişimin tetikleyici kökeni, gündelik yaşama, çalışma ve kendine ayrılan boş zamana eklenen üçüncü boyuta, yani öğrenmeye dayanıyor. Bu açıdan 1900lerin başını inceliğimizde gündelik yaşamımızın tamamını olgusu kaplıyordu, 1950lerle ise yaşam pastamızın gündelik dilimlerini ile boş zaman aralarında kardeş payı yaptılar. Ancak 2000lerde ise iş ile boş zaman olgularına bir katılımcı daha, öğrenme geldi. Artık günümüzde insanların gündelik yaşamını meşgul eden üç boyut bulunuyor. İş, boş zaman ve öğrenim...


“Modern” iş yaşamında ise kurumiçi eğitim ve öğrenim, nefes alabilmenin temel koşulu konumuna geldi. İnsanlar işe girebilmek, işte terfi alabilmek uğruna, hem yetkinliklerini hem de profesyonel iş anlayışlarını geliştirmek zorunda. Şirketlerde bu durumu sürekli kendi lehlerinde değerlendirmek için bu konudaki yatırımlarını fazlalaştırdılar. 1994 yılında toplamı 50 milyar dolar olan bütçeler, 1999’da 63 milyara yükseldi. Günümüzde de 2000 işyeri üniversitesi bulunuyor ve bu sayı sürekli artıyor.

Yaşam pastamınızın gündelik dilimine eklenen 3. boyut olan öğrenme ile bizler, önceki kuşakların yönlendirmelerine fazlasıyla bağlı olmayan ilk nesiliz. Nasıl adam olunur, nerede ne giyilir, ne yenir, iş ortamında nasıl konuşulur, yazım dili nasıl olur, nasıl anne olunur, kolestrolden nasıl korunulur, alemin kralı nasıl olunur... Bunlar artık bizler için birer sorgulama konusu ve birbirimizi güncelleyerek eğlence konusu haline gelmiştir ve kavramlarla bizlerde sürekli değişimin içerisinde aktif olarak görev alıyoruz. ( Bak abicim, bu iş için oraya gideceksin, şunu yiyeceksin, sonra şurada bunu içeceksin... Giyecek alırken buradan alacaksın ki sezon sonu indirimi yakalayasın.. . Mağara dalışına gidiyorsan yanına şunları alacaksın, askere gitmeden önce şunları tedarik edeceksin, gibi... )

Sosyolog Manuel Castells, “The Rise of the Network Society” adlı eserinde vurguladığı en önemli nokta, “Bilgi Çağı’nda yaşadığımızı söylemenin yeterli olmadığı” dır. Bilgi, geçmişteki toplumların bir çoğunda, ilerlemenin ana kaynağı olmuştur. Mısırlılar ve Sümerlerin astronomi ve geometri konusunda ciddi bir donanımları vardı, Romalılar’ın yolları, yasaları, mühendislik ve sulama bilgileri vardı. Abbasiler de mekanik, sağlık , matematik konusunda ciddi çalışmalar yapılmaktaydı. İlerleyen yıllarda Protestanlar da kitaplar bastılar, muhasebeyi geliştirdiler... Ancak bu bilgi çağlarının sahip olmadığı şey Castells’e göre üç özelliği olan teknoloji paradigmasıydı:

o Kendi kendini genişleten bir süreç kapasitesi (örnek: entegre devreler)

o Sürekli güncellenebilen, hızla yeniden yapılandırılabilen bilgi platformları (örnek: internet)

o Dağıtım esnekliği (örnek: networkler, mobil telefonlar, vs)

Castells’e göre, bu teknolojilerin anahtar etkisi, toplumu değiştirmek. Network toplumu, günümüzün toplumsal yapılanmasına egemen olan bir form olarak doğup gelişmiştir.

Günümüz toplumu için bütünsel olarak üç paradigmayı ele aldığımızda gündelik yaşamı meşgul eden iş ve boş zaman boyutlarına, öğrenmenin de eklenmesi aşikardır.

Nereye kadar ve ne şekilde öğrenim?

İşte Heybe felsefesi burada devreye giriyor. Nereden çıktı bu heybe felsefesi dediğinizi duyar gibiyim?

Heybe felsefesi, günümüz toplumunda, bilgi ve algı çöplüğünün arasından kendisi ve değerleri için doğru bilgileri seçebilen, seçtiği bilgileri anlayabilen ve anlamlandırabilen, bu bilgilerle insana ve topluma değer katmayı amaçlayan bir öğretidir.

Heybe felsefesini
içselleştirebilmiş kişilere de “HEYBECİ” denir. Sürekli bilgi arayan, sürekli bilgi toplayan, arşivleyen, net ortamından bilgi indiren, tüketen ama tüm bunları sadece depolayan, üzerine düşünmeyen, anlamayan anlamlandırmayan, topluma değer katma amacında olmayan kişiler de “BİLGİ EŞEKLERİ” olarak ifade edilirler.

Bilgi Eşekleri, günümüzde çok kolay karşılaştığımız (iş yerinde, okulda, evde, halı saha maçında, ramazan çadırında vb.) bir canlı formudur. Zamanının büyük çoğunluğunu net ortamında, TV ortamında, kahvede geyik ortamlarında ondan bundan haberdar olmak amacında harcıyorlar. Ancak son tahlilde bu bilgi bombardımanında sadece bilginin hammalığını yapıyorlar.Bilgiyi nefsi olarak kullanırlar, kendilerini eğlendirmek, sosyal statülerini "sağlamlaştırmak!" için kullanıyorlar. Hangi bilgiyi ne şekilde kullanacaklarını bilmiyorlar, bilenlerde kullanmıyorlar.

Öğrenen bilgi toplumunda bize düşen en önemli görevlerden biri de heybe felsefesini içselleştirebilmek ve heybeci olabilmektir. Bu şekilde hem kendimize hem de toplumumuza değer katabiliriz. Heybe felsefesini destekleyen eylemlerimiz sürecektir...

Sevgilerimle
y= f(yuce)

Yüce Zerey