31 Ekim 2007 Çarşamba

Parazırlama Hataları

Işık hızında, değişimine ve dönüşümüne şahit olduğumuz günümüz iş dünyasını yönlendiren en önemli haraket motorunun, bizim parazırlama dünyası diye tabir ettiğimiz, pazarlama dünyası olduğu aşikardır.

Parazırlama dünyasının kendine has ekosisteminde yıllardır birbirini tekrarlayan önemli hatalar yapılmış, bu hatalardan ders çıkaran firmalar değişen ve dönüşen iş dünyasında doğru koordinatlarda ilerlemiş, ders çıkaramayan firmalar ve markaları kaybolup gitmişlerdir.

Günümüzde piyasalarda, o kadar çok rakip var ki, bir hata yaparsanız şirketinizin piyasa konumunu hemen sizden törenle alıyorlar ve biri daha hata yapmadıkça şirketinizi geri alma olasılığınız çok düşük oluyor. Rakiplerin hata yapmasını beklemek ise bir yarışta diğer koşucuların düşeceğini umarak koşmaya benziyor. Dolayısıyla stratejinizi bunun üzerine yapılandırmak çok da mantıklı gözükmüyor.

Hatalardan ders alıp doğru koordinatlarda yürüyen firmalar olmak ümidiyle, Parazırlama dünyasında genel olarak yapılan hatalara bir göz atalım.


“Onda varsa bende de var! Gel benden al!” Diyenler Kulübü

Parazırlamacı Tonguç’tan Müşteri Fatma Teyzeye: “Teyzecim olabilir, biz piyasaya ilk girmedik ama bizim ürünlerimiz daha kaliteli, ne diye diretiyorsun hala!”

Bu hatanın temelinde, sürekli tüketiciyi sizin daha iyi ürün ya da hizmete sahip olduğunuza ikna etme dürtüsü yatıyor. Bu stratejinin doğru olduğu alanlar olabilir, ancak eğer bir pazara geç girdiyseniz ve büyük, yerleşik rakiplerle savaşmak zorundaysanız parazırlama stratejinizi tekrar gözden geçirmek gerekebilir.

Şirketlerin büyük kısmı daha iyi ürün stratejisini kullanıyor. Bu stratejiyi uygularken altyapı olarak benchmarking (kıyaslama) metodundan faydalanıyorlar. Ancak benchmarking metodunun çok da işe yaradığı söylenemez, çünkü ürünün objektif kalitesinden bağımsız olarak insanlar zihinlerine ilk giren markayı üstün bir yerde algılıyorlar. Siz de, bizim marka da var, o da iyi teyzecim dediğiniz zaman, ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyorsunuz. Bu da bize, parazırlamanın ürün savaşından ziyade bir algı savaşı olduğunu yeniden hatırlatıyor. Bir pazara girerken farklılaşmanın çok daha akıllıca bir strateji olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor.

“Kardeşim sen ne satarsın, olayın nedir?” Olayı Anlaşılamayanlar Kulübü:

Büyük ve küçük şirketler, özellikle yeni bir kategori ve yeni bir teknoloji söz konusu olduğunda ürünleri tanımlamak için uzun ve acı çektiren bir süreçten geçiyorlar. Ya da ürünlerini kafa karıştıran bir şekilde tanımlayıp yapılan tüm toplantıları heba ediyorlar.

Bir ürünün tüketici zihninde konumlandırılmasına baktığımızda, süreç ürünün ne olduğuyla başlar, daha sonra bu bilgiyi kategorilere göre ayırır ve depolarız. Eğer tüketiciye kafa karıştırıcı bir kategori bilgisi sunulursa, firmaların tüketici zihnine yerleşme şansımız neredeyse sıfırdır.

Değişim Rüzgarına Yelken Açanlar Kulübü:

Tüketicilerin zihinlerindeki algıyı değiştirmek çok zor olacağından firmalar kategori algılarındaki ayarlamaları çok iyi yapmaları gerekiyor. Bir ürün kategorisinde az miktarda deneyimi olan müşteri bile kendisinin haklı olduğunu düşünüyor. Zihinsel bir algı genellikle evrensel bir gerçek olarak kabul edilir. Değişimin aldatıcılığına kapılarak yapılan hatalardan en bariz olanı herhalde cola savaşlarında yapılmıştır.

Eski zaman alkolsüz içecek şirketlerinin yöneticileri parzırlamanın bir lezzet savaşı olduğuna inanıyorlardı. Coca-cola, daha lezzetli bir kola üretti ve yeni kolanın şimdi “Coca Cola Classic” olarak bilinen kendi orjinal formüllerinden ve Pepsi’den daha lezzetli olduğunu gösteren 200 bin lezzet testi yaptı. Ancak ürün, çok ciddi bir başarısızlığa uğradı. Araştırmaların en kötü tada sahip olduğunu ortaya koyduğu Coca Cola Classic bugün hala dünyada en fazla satan kola. İnsanlar yeni kolaya hiç ilgi göstermediler.

Başkasının Fikri ile Yola Çıkanlar Kulübü:

Rakiplerden biri tüketicinin zihninde kendine keyifli bir yer bulmuşsa ve bir kelimeyi, konumu sahiplenmişse aynı fikre sahip olmaya çalışmak boşa kürek çekmektir.

Otomobilde güvenlik denildiğinde hepimizin zihinlerine Volvo markası geliyor. Çünkü Volvo, güvenlik konseptini sahiplendi ve tüm parazırlama iletişim stratejilerini bu konsept üzerine inşa etti. Mercedes Benz ve General Motors gibi pek çok başka şirket güvenlik konusunu temel alan parazırlama kampanyaları yapmaya çalıştı, ancak Volvo haricinde hiç kimse müşterinin zihnine bir güvenlik mesajıyla girmeyi başaramadı.

“En İyisi Biziz Daha İyisi Yok” Diyenler Kulübü:

Başarılı olduklarında firmalar da insanlar gibi daha az nesnel olmaya başlarlar. Çoğu zaman pazarın istekleri yerine kendi yargılarını koyabilirler. Şirket ne kadar büyük olursa tepe yönetiminin ön cephelerle irtibarı koparması o kadar kolay oluyor. Bu iletişimsizlik de şirketin büyümesini kısıtlayan faktörlerin başında geliyor. Başarıları arttıkça General Motors, Sears ve IBM gibi şirketler daha kibirli hale geldiler, pazarda istdikleri herşeyi yapabileceklerini hissettiler. Ancak bu ego kaynaklı düşüncelerin sonunda hepsi ciddi bir hüsran yaşadılar.

Nerede Çokluk Orada Bolluk Felsefesini Göremeyenler Kulübü:

Firmaların ellerindeki mevcut kategorilere daha fazla kategori ekleme istekleri sık karşılaşılan bir durum. Ancak daha fazla kategori eklemek işleri kolaylaştırmak yerine, büyümeyi zayıflatabilir. Tüketicilerin algılarını yorabilir.

En parlak devrinde (1980lerde) Miller biralarının, satışları yaklaşık 35 milyon fıçı civarında olan, iki markası bulunuyordu: High Life ve Lite. Sonra markalarına Genuine Draft’ı eklediler. 1990’da satışları 32 milyon fıçıya düşmüştü. Bundan cesareti kırılmayan Miller daha fazla Miller markası çıkarmaya devam etti. Satışları gittikçe azalırken, Budweiser gittikçe güçleniyordu. Akabinde de 20 yıl süren “marka çoğaltma” evresinden sonra, ana şirket Philip Morris sahneye çıktı ve Miller üst yönetiminin işine son verdi. Benzeri bir olay Philip Morris yönetiminin başına Marlboro’da geldi. Büyümeyi sürdürmek için Marlboro Lights’ı piyasaya sürmüştü. Akabinde de Marlboro Mediums, Marlboro Menthol ve hatta Marlboro Ultra Lights piyasaya sürülmüştü. Tüm bu sürülen ürünlerden sonra marka tarihinde ilk defa ani bir düşüşe geçmişti. Problemin gayet basitti. Gerçek kovboylar mentollü ve ultra light sigara içmezlerdi. Philip Morris de bu hatasını iyi okudu ve Marlboro ülkesine kırmızı beyaz paketlerle geri döndüler. Reklamlarında da hiç mentollü ya da light sigara görüntüsü kullanmıyorlar.

Parazırlama dünyasında hatalar hiçbir zaman bitmeyecek. Nitelikli firmalara düşen hataların arkaplanlarını iyi analiz etmek, hatalardan ders almak, konu ile ilgili kendilerini nasıl geliştirecekleri üzerine yoğunlaşmaktır.

y=f(yuce) | Yüce Zerey

15 Ekim 2007 Pazartesi

Bir Sonraki Lütfen!...

Medya adına, pazarlama adına, neler gördük, neler deneyimledik! Peki ya ilerisi? Medyanın geleceği? Pazarlamanın geleceği? Medyadaki değişimin insanların hayatlarında oluşturduğu ve oluşturacağı değişim, dönüşüm?
İşte tüm bunları özetleyen ve Prometeus tarafından hazırlanmış video, 2050 yılına kadar pazarlama ve hayatımızla ilgili tahminleri içeriyor.


y=f(yuce) | Yüce Zerey

Steve Jobs'tan Hayat Dersi: "Aç Kal Budala Kal"

“Farklı düşünme, yaratıcı düşünce, yaratıcı tasarım.”

İşte Apple Macintoch ve iPod’un yaratıcısı Steven Paul Jobs‘un başarısındaki anahtar kavramlar.

“Liderle takipciyi birbirinden ayıran en önemli özellik yenilikçiliktir (innovation)” diyor Jobs.

Yakalandığı kanserden dolayı ölümle burun buruna gelince “Her gününü, hayatının son günüymüş gibi yaşarsan, günün birinde haklı çıkarsın” deyişini yaşamının da parolası yapmış.

Steve Jobs “Aç kal, budala kal” diyor gençlere.

“Stay Hungry. Stay Foolish.” Başarı ve tükenişi uç noktalarda yaşamış biri olarak gerekirse dünyanın sana sunduklarından vazgeç, hatta okula bile gitmeyebilirsin ancak asla maceracı ruhundan taviz verme önerisinde bulunuyor.”Yüreğinin ve sezgilerinin sesini dinle; onlar seni yanıltmaz. Neyi sevdiğini bul.” Aşık olacağın, büyük bir tutkuyla inanacağın işin sana zaten istediğin başarıları getirecek.

Evlenmemiş annesi 1955 yılında Steve’i doğurup evlatlık vermiş. Onu evlatlık alan anne üniversiteyi, baba ise liseyi dahi bitirmemiş. 17 yaşında üniversiteye başlıyor ancak ailesinin karşıladığı okul parasına değmeyeceğini düşünüp 6 ay sonra bırakıyor okumayı. Yani o da ailesi gibi üniversite mezunu değil. Hayatındaki birçok başarısını ise işte bu kararına bağlıyor.

Kısa bir süre Atari’de çalıştıktan sonra 20 yaşındayken arkadaşı Steve Wozniak ile ailesinin garajında Apple‘ı kuruyorlar. İlk sermayesi de eski VW minibüs ve hesap makinasını satarak kazandığı paradan oluşuyor.

Apple I, Apple II, Apple III denemelerinden sonra 30 yaşına bastığında Macintosh da çıkıyor görücüye. Apple’ın başkanlık koltuğu için “Ömrünün sonuna kadar sadece şekerli su mu satmak istiyorsun yoksa dünyayı mı değiştirmek istiyorsun ?” diyerek Pepsi Cola’dan (CEO) ayarttığı John Scully ile daha sonradan anlaşamıyor, herkesin önünde kavga ediyor ve kendi kurduğu şirketinden kovuluyor. Yıl 1985.

Steve Jobs ise “İyi ki kovmuşlar” diyor. NeXT Computers ve daha sonra da Pixar Animation Studios‘u kuruyor. Daha sonra Apple’da işlerin kötü gitmesi üzerine 1996′da danışmanlık yapmaya başlıyor. 1997′de ise ne yapıp edip Apple’ın NeXT’i satın almasını sağlıyor ve yeniden başkan oluyor kurduğu şirketine. Yıllık 1 dolarlık maaşıyla Guiness Dünya Rekorları’nda en düşük maaşlı CEO ünvanına sahip. Apple’daki hisselerinden aldığı yıllık 30 milyon dolar ve Pixar’ın bugünlerde Disney’e satışından aldığı 7.4 milyar dolar ile de geçimini sağlıyor!

Kişisel bilgisayar sektörünün kurallarını yeniden yazan iMac ve bugün dünyanın en ünlü markalarından biri iPod. Devamında iTunes, iCon, “i” ile başlayan herşey!

Mükemmellik, yenilik, yaratıcık ve kolay kullanıma yönelik tasarıma olan tutkusunun yanında astığı astık, kırıcı ve çok direkt olan iletişim ve yönetim tarzından dolayı ya çok sevilen, ya da nefret edilen bir dahi Steve Jobs.

Çok etkiliyeci bir konuşması var Stanford mezunlarına. Daha önce okuma şansınız olduysa önemli değil, bir kez daha okuyun. ( Teşekkürler Tunç Kılıç, Fikir Atölyesi)

Siyah cübbenin altında kot pantalon ve sandaletleriyle Steve Jobs. Stanford Üniversitesi mezuniyet töreni 12 Haziran 2005. Stanford Stadyumu; 4.662 mezun, 23.000 izleyici.

“Bugün dünyanın en iyi üniversitelerinden birinin diploma töreninde sizlerle birlikte olmaktan onur duyuyorum. Ben üniversiteden hiç mezun olmadım. Doğruyu söylemek gerekirse, mezuniyete en yaklaştığım an da bu an!

Sizlere hayatımla ilgili üç hikaye anlatacağım. Hepsi bu. Büyütülecek birşey değil. Sadece üç hikaye.

İlki noktaları birleştirmekle ilgili.

İlk 6 aydan sonra Reed Üniversitesinde derslere girmeyi bıraktım, ancak gerçek anlamda okulu bırakana kadar bir 18 ay kadar daha okulda kaldım. Okulu neden bıraktım?

Olay ben doğmadan başlamıştı. Biyolojik annem genç, evlenmemiş bir üniversite mezunuydu ve beni evlatlık vermeye karar vermişti. Beni üniversite mezunu bir çiftin evlatlık almasını çok istiyordu, sonunda da bir avukat ve karısı tarafından alınmam için herşey hazırdı. Tek sorun, ben ortaya çıktıktan sonra, beni evlat edinecek çiftin esasında bir kız çocuğu istediklerini anlamış olmalarıydı. Bir gece yarısı, bekleme listesinde olan müstakbel aileme bir telefon geldi: “Elimizde beklenmedik bir erkek bebek var, onu istiyor musunuz?”. Onlar da “tabii ki” diye yanıtladılar. Biyolojik annem, annemin üniversiteyi, babamın ise liseyi bile bitirmemiş olduğunu öğrendiğinde evlatlık verme işlemini tamamlayacak son kağıtları imzalamayı reddetti. Ancak birkaç ay sonra, ailemin beni üniversiteye yollayacaklarına dair söz verdikten sonra ikna oldu.

Ve 17 sene sonra üniversiteye başladım ama saf bir şekilde neredeyse Stanford kadar pahalı bir okul seçtim, ve emekçi ailemin bütün birikimleri benim okul parama gidiyordu. Altı ay sonra, buna değmeyeceğini farkettim. Hayatımla ilgili ne yapmam gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu ve üniversitenin de bunu bulmam için bana nasıl fayda sağlayacağını çözememiştim. Ve orada durmuş ailemin hayat boyu biriktirdiği parayı harcıyordum.. Sonuçta okulu bırakmaya ve herşeyin yoluna gireceğine inanmaya karar verdim. O zaman çok korkutucu gelmişti ama geriye dönüp baktığımda hayatımda verdiğim en iyi kararlardan biri olduğunu görüyorum. Okulu bıraktığım an, zorunlu fakat gereksiz olan ve ilgimi çekmeyen tüm dersleri almama gerek kalmamıştı. Böylece sadece bana ilginç gözüken derslere girebilecektim.

Bu aslında hiç de romantik bir durum değildi. Yurt odam olmadığından arkadaşlarımın odalarında yerde yatıyor, kola şişelerinin 5 sentlik depozitolarıyla yemek alıyor, her pazar akşamı güzel bir yemek yemek için 7 mil uzaktaki Hare Krishna kilisesine gidiyordum. Çok güzeldi. Merakım ve sezgilerim sayesinde içine düştüğüm çoğu şey daha sonra benim için paha biçilmez deneyimlere dönüştü.

Bir örnek vereyim: O zamanlar Reed Üniversitesi muhtemelen ülkedeki en iyi kaligrafi dersini veriyordu. Kampüsteki her poster, çekmecelerdeki her etiket, çok güzel şekilde elle kaligre edilmişti. Okulu bırakmış olduğum ve zorunlu dersleri almak zorunda olmadığım için kaligrafi dersi alıp nasıl yapıldığını öğrenmeye karar verdim. Serif ve san serif yazı karakterleri, değişik harf kombinasyonları arasındaki boşluğu ayarlama ve harika bir tipografiyi harika yapanın ne olduğu hakkında çok şey öğrendim. Çok güzeldi; tarihsel ve sanatsal olarak o kadar inceydi ki bilim hiçbir şekilde bunu yakalayamazdı ve ben bunu muhteşem buldum. Bunların hayatımda pratik bir uygulama bulma olasılığı yoktu. Ama on sene sonra, ilk Macintosh’u tasarlarken, bir anda aklıma geliverdi. Bunların hepsini Mac’te kullandık. Mac güzel bir tipografiye sahip ilk bilgisayardı.

Eğer o derse hiç girmemiş olsaydım, Mac hiç çok yönlü yazı karakterlerine veya boşlukları doğru orantıda kullanan fontlara sahip olmayacaktı. Windows da Mac’ten kopyaladığına göre, hiçbir kişisel bilgisayarın bunlara sahip olmayacağı muhtemeldir. Okulu bırakmamış olsaydım, o kaligrafi dersine girmemiş olacaktım, ve kişisel bilgisayarlar şu an sahip oldukları o harika tipografiye sahip olamayabileceklerdi. Tabii ki üniversitedeyken noktaları ileriye bakarak birleştirmek imkansızdı. Fakat on sene sonra geriye dönüp baktığımda herşey çok ama çok berraktı.

Tekrar söylüyorum, noktaları ileriye bakarak birleştiremezsiniz; onları sadece geriye baktığınızda birleştirebilirsiniz. Noktaların gelecekte bir şekilde birleşeceğine inanmanız gerekiyor. Birşeye güvenmelisiniz - cesaretinize, kaderinize, hayata, karmaya, herhangi birşeye. Bu yaklaşım beni hiçbir zaman yolda bırakmadığı gibi hayatımı da bütünüyle değiştirdi.

İkinci hikayem sevgiyle ve kaybetmekle ilgili.

Hayatımın erken bir döneminde neyi sevdiğimi bulduğum için şanslıydım. Woz (Steve Wozniak) ve ben Apple‘ı 20 yaşındayken ailemin garajında kurduk. Çok yoğun çalıştık, ve 10 sene sonra Apple garajdaki iki kişiden, 4000 çalışanı olan 2 milyar dolarlık bir şirkete dönüşmüştü. En nadide ürünümüz Macintosh’u piyasaya sürdüğümüzde ben 30 yaşına yeni basmıştım.

Ardından kovuldum.

Kendi kurduğunuz bir şirketten nasıl kovulabilirsiniz? Şöyle: Apple büyük bir şirket haline geldiği için biz de şirketi benimle birlikte yönetebilicek, yetenekli olduğuna inandığım birini işe aldık ve ilk sene işler iyi gitti. Fakat daha sonra, geleceğe yönelik görüşlerimiz farklılık göstermeye başladı ve bir noktada koptu. Bu noktada yönetim kurulumuz onun tarafında yer aldı. Sonuçta 30 yaşında dışarıda kalmıştım. Hem de herkesin gözü önünde. Hayatımın odak noktası olan şey bir anda yokolmuştu, bu büyük bir yıkımdı.

Birkaç ay ne yapacağımı bilemedim. Bir önceki girişimci nesli yüz üstü bırakmış, rütbe tam bana teslim edilirken onu elimden düşürmüş gibi hissetmiştim. Dave Packard ve Bob Noyce’dan bu başarısızlığım için özür diledim. Fazla göz önünde olan bir başarısızlık sembolü olmuştum ve vadiden kaçmayı bile düşündüm. Fakat içimde bir şeyler uyanmaya başladı, yaptığım işi hala sevdiğimi farkettim. Apple’da olanlar bunu en ufak şekilde değiştirememişti. Dışlanmıştım ama hala aşıktım. Ve yeniden başlamaya karar verdim.

O zaman farkına varmamıştım ama Apple’dan kovulmak başıma gelebilecek en iyi şey olmuştu. Başarılı olmanın ağırlığı yeniden başlamanın hafifliğiyle yer değiştirmişti, hiçbir şey hakkında eskisi kadar emin değildim. Hayatımın en yaratıcı dönemine girmek üzere özgürleşmiştim.

Sonraki beş sene NeXT adında bir şirket kurdum, Pixar adında başka bir şirket, ve eşim olacak inanılmaz kadına aşık olmuştum. Pixar’da dünyanın ilk bilgisayar animasyon filmi Toy Story‘yi yarattık ve şu an dünyanın en başarılı animasyon stüdyosuyuz. İnanılmaz olaylar zincirinden sonra, Apple NeXT’i satın aldı, ben Apple’a döndüm ve Apple’ın yenilenmesinin kalbinde NeXT’te geliştirdiğimiz teknoloji yatıyor. Ve Laurence ile harika bir aile kurduk.

Apple’dan kovulmamış olsaydım bunların hiçbirinin olmayacağından son derece eminim. Tadı çok kötü bir ilaçtı, ama sanırım hastanın da buna ihtiyacı vardı.

Bazen hayat kafanıza bir tuğlayla vurur. Sakın inancınızı kaybetmeyin.

Devam etmeme sebep olan şeyin yaptığım işe olan aşkım olduğuna ikna olmuş durumdayım. Neyi sevdiğinizi bulmanız gerek. Ve bu aşklarınız için geçerli olduğu gibi işiniz için de geçerlidir. İşiniz hayatınızın büyük bir kısmını kaplayacak ve gerçek anlamda tatmin olmanın tek yolu harika bir iş olduğuna inandığınız şeyi yapmanızdır. Ve harika bir iş yapmanın tek yolu ise yaptığınızı sevmenizden geçer. Henüz bulamadıysanız, aramaya devam edin.

Durulmayın. Tüm gönül meseleleri gibi, onu bulduğunuz zaman anlayacaksınız. Ve her büyük ilişki gibi, seneler geçtikçe daha da güzelleşecek. Yani bulana kadar devam edin. Yılmayın.

Üçüncü hikayem ölüm hakkında.

On yedi yaşındayken, şöyle bir şey okumuştum:

“Her gününü, hayatının son günüymüş gibi yaşarsan, günün birinde haklı çıkarsın.”

Bu cümle beni çok etkilemişti ve o günden bu yana, yani 33 yıldır, her sabah aynaya bakıp, kendi kendime hep şunu sordum: “Eğer bugün hayatının son günü olsaydı, bugün (normalde) yapacağın şeyleri yapmak ister miydim?” Uzun süre art arda, “Hayır,” yanıtını verdiğimde, bir şeyleri değiştirmem gerektiğini anladım.

İnsanın kısa süre içinde öleceğini bilmesi, yaşantısına damga vuracak kararlar vermesi açısından büyük önem taşır. Çünkü her şey, tüm dış beklentiler, gururlar, küçük düşme ya da başarısızlık korkuları - tüm bunlar ölüm karşısında değerlerini yitirir, yalnızca ölümdür önemli olan.

Kaybedecek bir şeyler olduğu (tuzak) düşünceyi yok etmenin en iyi yolu insanın öleceğini hatırlamasıdır. Zaten çıplak ve savunmasızsın. Yüreğinin sesini dinlememen için hiçbir neden yok.

Bir yıl kadan önce bana kanser teşhisi kondu. Sabah 7:30?da girdiğim ultrasonda pankreastaki tümör bariz bir şekilde görünüyordu. Bense pankreasın ne olduğunu bile bilmiyordum. Doktorlar bu tip bir kanserin tedavisinin neredeyse imkansız olduğunu ve üç ila altı aydan fazla yaşamayı beklemememi söylediler. Bu, çocuklarınıza ilerideki 10 yıl içinde söyleyeceklerinizi birkaç ay içinde söylemeye çalışmak demekti. Bu, aileniz rahatı için gerekli herşeyin kısa zamanda yapılması demekti. Bu veda etmek demekti.

Bütün gün o teşhisle yaşadım. Akşama doğru biyopsi yapıldı, boğazımdan bir endoskop soktular, mide ve bağırsaklarımdan geçerek bir iğneyle pankreasımdaki tümörden birkaç hücre aldılar. Ben narkozla uyutulmuştum, fakat eşimin söylediğine göre doktorlar alınan hücreleri mikroskobun altına koyduklarında sevinç çığlıkları attığını söyledi. Benim kanserim ameliyatla tedavi edilebilecek bir türdenmiş. Ameliyat oldum ve şimdi iyileştim.

Beni ölüme en çok yaklaştıran olay budur ve umarım uzun yıllar boyunca bir daha bu denli yaklaşmam. Bu deneyimi yaşamış biri olarak diyebilirim ki ölüm faydalı fakat sadece entelektüel bir kavramdır.

Hiç kimse ölmek istemez. Cennete gitmek isteyenler bile, oraya gitmek uğruna ölümü göze almak istemezler. Oysa ölüm hepimizin ortak sonu. Şimdiye dek hiç kimse ölümden kaçamamıştır. Bunun böyle de olması gerekir, çünkü ölüm hayatın en güzel icatlarından birisi. Hayat’ın değişim ajanı. Yenilere yer açmak için, eskilerden kurtulmanın tek çaresi. Şu an için yeni sizsiniz, ama günün birinde, üstelik pek yakında siz de eskiyecek ve aradan çıkarılacaksınız. Bu kadar acımasız olduğum için üzgünüm, ama gerçek bu.

Zamanınız kısıtlı, bu yüzden başkalarının hayatını yaşayarak onu harcamayın. Başkalarının düşüncelerinin sonuçlarıyla yaşama dogmasına takılıp kalmayın. Başka insanların fikirlerinin gürültüsünün kendi kalbinizin sesini duymanızı engellemesine izin vermeyin. Ve en önemlisi kalbinizin ve sezgilerinizin yolundan gidecek cesarete sahip olun. Kalbiniz ve sezgileriniz ne yapmak istediğinizi bilirler. Bunun dışındaki herşey ikinci planda.

Gençliğimde, bizim neslin kutsal dergilerinden biri sayılan, The Whole Earth Catalog adında inanılmaz bir yayın vardı. Menlo Park yakınlarında yaşayan Steward Brand adında biri tarafından şiirsel bir tarzla kaleme alınmıştı. Size anlattığım bu olay, 1960′lardan kalma, masa üstü bilgisayarlardan ve bilgisayar destekli yayınlardan önce, yani bu dergi daktilolar, makaslar ve polaroid kameraların yardımıyla yapılmıştı. Google ortaya çıkmadan 35 yıl önce, dergi formatında bir Google gibiydi: idealistti, anlaşılır bilgiler ve harika görüşlerle doluydu.

Stewart ve ekibi bunun birçok baskısını yayımladılar ve dergi miyadını doldurduğunda son bir baskı yaptılar. 1970′lerin ortalarıydı, o zamanlar sizin yaşlarınızdaydım. Son baskının arka kapağında, sabahın erken saatlerinde çekilmiş bir yol fotoğrafı vardı, hani her maceracının kendini otostop çekerken bulabileceği yollardan biri.

Fotoğrafın altında şu sözler yer alıyordu: “Aç Kalın, Budala Kalın (Stay Hungry. Stay Foolish).” Aramızdan ayrılırken bize verdikleri veda mesajları buydu. Aç Kalın, Budala Kalın. Kendim için hep bunu diledim. Ve şimdi, sizin için de aynı dilekte bulunuyorum:

Aç Kalın, Budala Kalın.

Hepinize çok teşekkür ederim.”

Steve Jobs.