Apple etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Apple etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Aralık 2008 Pazar

21 Ekim 2008 Salı

Iphonemania


"Pazar araştırması kullanıp talebin nerelere evrildiğini anlamak yerine, kaleyi gören bir cephede konseptimi sıkarım, golümü atarım" diyen Steve Jobs, uykusuz bir gecenin sabahında daha dinç olabilmek adına banyoya girmeye karar veriyor. Girmeden önce termosifonu açıp suyun ısınmasını bekliyor. Suyun ısındığından emin olduktan sonra, organik kese ile keyifli bir banyo deneyimi yaşıyor.
Banyodan çıktığında tıraş olabilmek için çocukluğundan kalma bir alışkanlıkla buhulanan aynada parmağıyla at eşek figürleri çizmeye başlıyor. Çizim esnasında birden telefonu çalıyor. Aynaya çizim yaparken telefonunun çalması Steve'in beyninde farklı bir reaksiyona yol açıyor ve aklına çok önemli bir fikir geliyor.

İç sesi Steve'e "Olm Steve vurdun lan voleyi yine, neden itouch tan çakma bir telefon yapmıyoruz, köpürtmüyoruz, milleti deneyim manyağı yapmıyoruz?" şeklinde haykırırken,

Steve tüm soğukkanlılığıyla aynaya bakarak kafasını sallıyor ve Apple Konsept Sıkıcılar Kurulu'nu (KSK) toplantıya çağırıyor.

Börtü böcek seslerinden bolca nasibini almış güzel bir sabaha uyanan California'da henüz halk Starbucks'lara akın edip günlük kahve dolumlarını gerçekleştirmemişken, konsept sıkıcılar kurulu (KSK) Apple merkezinde toplanıyor.

Toplantı kapsamında ateşli tartışmalar Steve Jobs tarafından monolog olarak gerçekleştirilirken, diğer üyeler de kendi iç sesleri ile dar aralanda kısa paslaşmalarda bulunuyorlar.

Sonuç olarak Iphone fikri şekilleniyor... Filmin ilerleyen karelerini ise hepimiz zaten iyi biliyoruz.


Turkcell ve Vodafone'un abonelerine sağladıkları imkanlar sayesinde iphone çılgınlığı ülkemizde her geçen gün daha geniş kitlelere yayılıyor.

VHS / BETA videoların hayatımıza girdiği, nüfus kağıdı mukabili video kaset kiraladığımız günlerden beri, çoğrafyamızda teknolojik aygıtların ne kadar ve nasıl kullanıldığından ziyade, ne kadar konuşturabildiği önemli olduğunu deneyimlemiş durumdayız. Dolayısıyla iphone da Türk Teknoloji Tarih yapraklarında önemli bir yer alacağa benziyor.

Cep telefonu kullanım geçmişlerinde kavram kaplarında sadece:

"aç, kapa, konuş, meşgule ver, sms, numara nasıl gizliyorduk lan?, ben bu fotoyu nasıl gönderirim?, melodi indirme, kurtlar vadisi'nde var ya Mematinin türküsü o çalsın istiyorum, fashion tv fotoları nereden yükleniyordu? v.b."


kavramların bulunduğu kitleler atraksiyonu bol, görünüm ve kullanımı zarif iphone gibi telefonlara hızlı bir geçiş sağlıyorlar.

Her ne kadar kafalarında iphoneları çaldığında nasıl açacakları, konuşurken nasıl bir beden dili performansı sergileyecekleri, iphonelarını nasıl bir kılıfta taşıyacakları, hangi uygulamaları yükleyecekleri, lahmacun yedikten sonra ekranı yağlamadan nasıl mesaj atacakları konusunda çok fazla bir bilgiye sahip olmamalarına rağmen sonuçta iphone sahibi olmanın statü tatminini yaşıyorlar.


Belli mekanlarda en az 2-3 masasında iphone u ile "quantum fiziğinin reklam dünyasına etkisi" üzerine araştırma yapanlara rastlayabiliyorsunuz.

Friendfeed, twitter gibi platformların iphoneların yayılımına ciddi paralar aktardıklarına dair söylentiler dolaşırken, Microblogging insanları sahaya iphoneları sayesinde 4-4-3 taktiği ile yayılıyorlar ve dünyaya dair otu ..ku bu platformlara aktarıyorlar.

Sonuç olarak Steve'in post-banyo keyfi, tüm dünyada davranış değişikliğine yol açıyor.

iphone nu insanların kavram kaplarında yeni algı seti inşası ile ilgili en başarılı vakalardan biri olarak değerlendirmek gerekiyor. İnşaat planlama, uygulama sürecini iyi analiz etmek gerekiyor. iphone bize birkez daha Kültürel, coğrafi, ve ekonomik farklılıkların da konsept oluştururken ne kadar hikaye olduğunu da gösteriyor. Sonuç olarak, Farklışma adına tüm dünyanın birbirine benziyor. İşte bu da olayın en keyifli ve ironik kısmını oluşturuyor...

30 Nisan 2008 Çarşamba

Inovasyon: Taş At! Kurbağa Ürksün!


Microsoft'un geçen AR-GE faaliyetlerine harcadığı para 7.4 milyar dolar (yıllık gelirinin %12.8'i) iken Apple'ın harcadığı miktar 844 milyon dolar (yıllık gelirinin %3.2'si). Apple'ın AR-GE için harcadığı miktar daha az olmasına rağmen, algı olarak ve yeni ürün hizmet çıktısı olarak, Microsoft'a oranla daha inovasyon odaklı bir firma olarak değerlendiriliyor.

İlk 50 de yer alan teknoloji şirketlerinin AR-GE harcamalarına bakıldığında, 2007 yılında yeni ürün ve hizmetler için yapmış oldukları AR-GE harcamaları toplam gelirlerinin ortalama olarak %9.7'sini oluşturuyor.

Wall Street Journal'a göre AR-GE'ye yapılan harcamalar ile inovasyon sayısı arasında ciddi bir korelasyon gözükmüyor.

Microsof'tan sonra AR-GE harcamaları konusunda

6.2 milyar dolar ile IBM,

5.8 milyar dolar ile Intel,

4.7 milyar dolar ile Cisco,

3.6 milyar dolar ile HP,

2.5 milyar dolar ile Oracle,

2.3 milyar dolar ile SAP,

2.1 milyar dolar ile Google,

1.9 milyar dolar ile Sun,

1.8 milyar dolar ile AMD geliyor.

AR-GE'ye anlamlı bütçeler ayırmak gerçekten önemli bir vizyon. Ancak daha önemlisi AR-GE'nin ve ayrılan bütçenin yönetim disiplini.

Doğru fikirlerin farklı paydaşlardan alınıp, doğru ve kriterleri tarif edilmiş süzme araçlarından geçip, doğru planlarla projelendirilip, doğru bir şekilde sahaya indirme stratejilerinin tarif edildiği bir AR-GE yapısında gerçekten attığınız taş ürküttüğünüz kurbağaya değiyor.

19 Ocak 2008 Cumartesi

Apple Mac Book Havaya Girdi: MacBook Air


Havaya girmiş olan MacBook modelimiz emsallerinden ciddi bir şekilde fark oluşturacak düzeyde ince ve taşınabilir. Hani adamlar yapmış kardeşim dedirtecek cinsten!...

MacBook Air'i, ekranı açıkken 0.4, kapalı iken ise 1.9 santim kalınlığında olan dünyanın en ince dizüstü bilgisayarı...

Apple CEO'su Steve Jobs, "Bu dünyanın en ince laptop'ı. Bütün ince laptop'ları inceledik ve var olanların en incesini, en iyisini yaptık" dedi.

Steve Seyirciyi Zarfladı


San Francisco'da düzenlenen Macworld Expo fuarında Apple'ın CEO'su Steve Jobs, ultra ince laptop'ı çoğunlukla ofis yazışmalarında kullanılan sıradan bir zarftan çıkararak ilginç bir tanıtıma imza attı.

0.4 Santimetre

Dünyanın enince laptop'ı 0.4 santimetre kalınlığında. Ekran kapandığında ise kalınlığı 1.9 santimetre'ye ulaşıyor. Laptop'ın ekran büyüklüğü ise 13.3 inç (33 santimetre). 80 GB büyüklüğünde standart hard diske sahip olan laptop, ayrıca 64 GB büyüklüğünde opsiyonel disk alternatifi de sunuyor. Steve Jobs, piyasada bulunan diğer bazı laptop'ların kalınlığını karşılaştırma yapabilmek için aktardı. Bazılarının 2, bazıları da 3 santimetre kalınlığında olduğunu söyledi.

Jobs, MacBook Air'in Sony laptoplardan birinin içine rahatlıkla sığıdığını da ileri sürdü. Dünyanın önde gelen çip üreticisi Intel de Apple'ın en ince laptop arzusunu gerçekleştirebilmek için, çift çekirdekli çiplerinden birini yüzde 60 oranında küçülttü. Intel'in CEO'su Paul Otellini "Bu projeye başladığımızda bu kadar ince bir laptop üretmenin mümkün olabileceğini düşünmedim. Bu projenin üzerinde çok ter döktük ve günün sonunda bu yenilikçiliği gösterdik" dedi.



Macintosh bilgisayar satışları yükselen, popüler iPod ve iPhone satışlarının rekorlar kırdığı Apple için, yatırım uzmanları "hale etkisi yaşıyor" değerlendirmesinde bulunarak, şirketin iyi giden satışlarını övüyor. Başarılı çıkışlarıyla Apple'ın zulasını para ile doldurduğu belirtiliyor. Yazar Arnold Reinhold da Macworld fuarında "Switching to Mac" (Mac'e geçmek) isimli kitabını imzalıyor. Amazon.com'da en çok satan 10 kitap arasında yer alan kitap, kısa sürede ikinci baskıya gitti.

Ne olacak MacBook Air'in ederi derseniz, $1799 USD ve iki hafta içerisinde yükleme yapabiliyorlar. Sahaya tam olarak inmeden hemen almak istiyorum, beni tutmayın derseniz buyurun buradan yakın....
Yüce Zerey | y=f(yuce)
www.yucezerey.com

15 Ekim 2007 Pazartesi

Steve Jobs'tan Hayat Dersi: "Aç Kal Budala Kal"

“Farklı düşünme, yaratıcı düşünce, yaratıcı tasarım.”

İşte Apple Macintoch ve iPod’un yaratıcısı Steven Paul Jobs‘un başarısındaki anahtar kavramlar.

“Liderle takipciyi birbirinden ayıran en önemli özellik yenilikçiliktir (innovation)” diyor Jobs.

Yakalandığı kanserden dolayı ölümle burun buruna gelince “Her gününü, hayatının son günüymüş gibi yaşarsan, günün birinde haklı çıkarsın” deyişini yaşamının da parolası yapmış.

Steve Jobs “Aç kal, budala kal” diyor gençlere.

“Stay Hungry. Stay Foolish.” Başarı ve tükenişi uç noktalarda yaşamış biri olarak gerekirse dünyanın sana sunduklarından vazgeç, hatta okula bile gitmeyebilirsin ancak asla maceracı ruhundan taviz verme önerisinde bulunuyor.”Yüreğinin ve sezgilerinin sesini dinle; onlar seni yanıltmaz. Neyi sevdiğini bul.” Aşık olacağın, büyük bir tutkuyla inanacağın işin sana zaten istediğin başarıları getirecek.

Evlenmemiş annesi 1955 yılında Steve’i doğurup evlatlık vermiş. Onu evlatlık alan anne üniversiteyi, baba ise liseyi dahi bitirmemiş. 17 yaşında üniversiteye başlıyor ancak ailesinin karşıladığı okul parasına değmeyeceğini düşünüp 6 ay sonra bırakıyor okumayı. Yani o da ailesi gibi üniversite mezunu değil. Hayatındaki birçok başarısını ise işte bu kararına bağlıyor.

Kısa bir süre Atari’de çalıştıktan sonra 20 yaşındayken arkadaşı Steve Wozniak ile ailesinin garajında Apple‘ı kuruyorlar. İlk sermayesi de eski VW minibüs ve hesap makinasını satarak kazandığı paradan oluşuyor.

Apple I, Apple II, Apple III denemelerinden sonra 30 yaşına bastığında Macintosh da çıkıyor görücüye. Apple’ın başkanlık koltuğu için “Ömrünün sonuna kadar sadece şekerli su mu satmak istiyorsun yoksa dünyayı mı değiştirmek istiyorsun ?” diyerek Pepsi Cola’dan (CEO) ayarttığı John Scully ile daha sonradan anlaşamıyor, herkesin önünde kavga ediyor ve kendi kurduğu şirketinden kovuluyor. Yıl 1985.

Steve Jobs ise “İyi ki kovmuşlar” diyor. NeXT Computers ve daha sonra da Pixar Animation Studios‘u kuruyor. Daha sonra Apple’da işlerin kötü gitmesi üzerine 1996′da danışmanlık yapmaya başlıyor. 1997′de ise ne yapıp edip Apple’ın NeXT’i satın almasını sağlıyor ve yeniden başkan oluyor kurduğu şirketine. Yıllık 1 dolarlık maaşıyla Guiness Dünya Rekorları’nda en düşük maaşlı CEO ünvanına sahip. Apple’daki hisselerinden aldığı yıllık 30 milyon dolar ve Pixar’ın bugünlerde Disney’e satışından aldığı 7.4 milyar dolar ile de geçimini sağlıyor!

Kişisel bilgisayar sektörünün kurallarını yeniden yazan iMac ve bugün dünyanın en ünlü markalarından biri iPod. Devamında iTunes, iCon, “i” ile başlayan herşey!

Mükemmellik, yenilik, yaratıcık ve kolay kullanıma yönelik tasarıma olan tutkusunun yanında astığı astık, kırıcı ve çok direkt olan iletişim ve yönetim tarzından dolayı ya çok sevilen, ya da nefret edilen bir dahi Steve Jobs.

Çok etkiliyeci bir konuşması var Stanford mezunlarına. Daha önce okuma şansınız olduysa önemli değil, bir kez daha okuyun. ( Teşekkürler Tunç Kılıç, Fikir Atölyesi)

Siyah cübbenin altında kot pantalon ve sandaletleriyle Steve Jobs. Stanford Üniversitesi mezuniyet töreni 12 Haziran 2005. Stanford Stadyumu; 4.662 mezun, 23.000 izleyici.

“Bugün dünyanın en iyi üniversitelerinden birinin diploma töreninde sizlerle birlikte olmaktan onur duyuyorum. Ben üniversiteden hiç mezun olmadım. Doğruyu söylemek gerekirse, mezuniyete en yaklaştığım an da bu an!

Sizlere hayatımla ilgili üç hikaye anlatacağım. Hepsi bu. Büyütülecek birşey değil. Sadece üç hikaye.

İlki noktaları birleştirmekle ilgili.

İlk 6 aydan sonra Reed Üniversitesinde derslere girmeyi bıraktım, ancak gerçek anlamda okulu bırakana kadar bir 18 ay kadar daha okulda kaldım. Okulu neden bıraktım?

Olay ben doğmadan başlamıştı. Biyolojik annem genç, evlenmemiş bir üniversite mezunuydu ve beni evlatlık vermeye karar vermişti. Beni üniversite mezunu bir çiftin evlatlık almasını çok istiyordu, sonunda da bir avukat ve karısı tarafından alınmam için herşey hazırdı. Tek sorun, ben ortaya çıktıktan sonra, beni evlat edinecek çiftin esasında bir kız çocuğu istediklerini anlamış olmalarıydı. Bir gece yarısı, bekleme listesinde olan müstakbel aileme bir telefon geldi: “Elimizde beklenmedik bir erkek bebek var, onu istiyor musunuz?”. Onlar da “tabii ki” diye yanıtladılar. Biyolojik annem, annemin üniversiteyi, babamın ise liseyi bile bitirmemiş olduğunu öğrendiğinde evlatlık verme işlemini tamamlayacak son kağıtları imzalamayı reddetti. Ancak birkaç ay sonra, ailemin beni üniversiteye yollayacaklarına dair söz verdikten sonra ikna oldu.

Ve 17 sene sonra üniversiteye başladım ama saf bir şekilde neredeyse Stanford kadar pahalı bir okul seçtim, ve emekçi ailemin bütün birikimleri benim okul parama gidiyordu. Altı ay sonra, buna değmeyeceğini farkettim. Hayatımla ilgili ne yapmam gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu ve üniversitenin de bunu bulmam için bana nasıl fayda sağlayacağını çözememiştim. Ve orada durmuş ailemin hayat boyu biriktirdiği parayı harcıyordum.. Sonuçta okulu bırakmaya ve herşeyin yoluna gireceğine inanmaya karar verdim. O zaman çok korkutucu gelmişti ama geriye dönüp baktığımda hayatımda verdiğim en iyi kararlardan biri olduğunu görüyorum. Okulu bıraktığım an, zorunlu fakat gereksiz olan ve ilgimi çekmeyen tüm dersleri almama gerek kalmamıştı. Böylece sadece bana ilginç gözüken derslere girebilecektim.

Bu aslında hiç de romantik bir durum değildi. Yurt odam olmadığından arkadaşlarımın odalarında yerde yatıyor, kola şişelerinin 5 sentlik depozitolarıyla yemek alıyor, her pazar akşamı güzel bir yemek yemek için 7 mil uzaktaki Hare Krishna kilisesine gidiyordum. Çok güzeldi. Merakım ve sezgilerim sayesinde içine düştüğüm çoğu şey daha sonra benim için paha biçilmez deneyimlere dönüştü.

Bir örnek vereyim: O zamanlar Reed Üniversitesi muhtemelen ülkedeki en iyi kaligrafi dersini veriyordu. Kampüsteki her poster, çekmecelerdeki her etiket, çok güzel şekilde elle kaligre edilmişti. Okulu bırakmış olduğum ve zorunlu dersleri almak zorunda olmadığım için kaligrafi dersi alıp nasıl yapıldığını öğrenmeye karar verdim. Serif ve san serif yazı karakterleri, değişik harf kombinasyonları arasındaki boşluğu ayarlama ve harika bir tipografiyi harika yapanın ne olduğu hakkında çok şey öğrendim. Çok güzeldi; tarihsel ve sanatsal olarak o kadar inceydi ki bilim hiçbir şekilde bunu yakalayamazdı ve ben bunu muhteşem buldum. Bunların hayatımda pratik bir uygulama bulma olasılığı yoktu. Ama on sene sonra, ilk Macintosh’u tasarlarken, bir anda aklıma geliverdi. Bunların hepsini Mac’te kullandık. Mac güzel bir tipografiye sahip ilk bilgisayardı.

Eğer o derse hiç girmemiş olsaydım, Mac hiç çok yönlü yazı karakterlerine veya boşlukları doğru orantıda kullanan fontlara sahip olmayacaktı. Windows da Mac’ten kopyaladığına göre, hiçbir kişisel bilgisayarın bunlara sahip olmayacağı muhtemeldir. Okulu bırakmamış olsaydım, o kaligrafi dersine girmemiş olacaktım, ve kişisel bilgisayarlar şu an sahip oldukları o harika tipografiye sahip olamayabileceklerdi. Tabii ki üniversitedeyken noktaları ileriye bakarak birleştirmek imkansızdı. Fakat on sene sonra geriye dönüp baktığımda herşey çok ama çok berraktı.

Tekrar söylüyorum, noktaları ileriye bakarak birleştiremezsiniz; onları sadece geriye baktığınızda birleştirebilirsiniz. Noktaların gelecekte bir şekilde birleşeceğine inanmanız gerekiyor. Birşeye güvenmelisiniz - cesaretinize, kaderinize, hayata, karmaya, herhangi birşeye. Bu yaklaşım beni hiçbir zaman yolda bırakmadığı gibi hayatımı da bütünüyle değiştirdi.

İkinci hikayem sevgiyle ve kaybetmekle ilgili.

Hayatımın erken bir döneminde neyi sevdiğimi bulduğum için şanslıydım. Woz (Steve Wozniak) ve ben Apple‘ı 20 yaşındayken ailemin garajında kurduk. Çok yoğun çalıştık, ve 10 sene sonra Apple garajdaki iki kişiden, 4000 çalışanı olan 2 milyar dolarlık bir şirkete dönüşmüştü. En nadide ürünümüz Macintosh’u piyasaya sürdüğümüzde ben 30 yaşına yeni basmıştım.

Ardından kovuldum.

Kendi kurduğunuz bir şirketten nasıl kovulabilirsiniz? Şöyle: Apple büyük bir şirket haline geldiği için biz de şirketi benimle birlikte yönetebilicek, yetenekli olduğuna inandığım birini işe aldık ve ilk sene işler iyi gitti. Fakat daha sonra, geleceğe yönelik görüşlerimiz farklılık göstermeye başladı ve bir noktada koptu. Bu noktada yönetim kurulumuz onun tarafında yer aldı. Sonuçta 30 yaşında dışarıda kalmıştım. Hem de herkesin gözü önünde. Hayatımın odak noktası olan şey bir anda yokolmuştu, bu büyük bir yıkımdı.

Birkaç ay ne yapacağımı bilemedim. Bir önceki girişimci nesli yüz üstü bırakmış, rütbe tam bana teslim edilirken onu elimden düşürmüş gibi hissetmiştim. Dave Packard ve Bob Noyce’dan bu başarısızlığım için özür diledim. Fazla göz önünde olan bir başarısızlık sembolü olmuştum ve vadiden kaçmayı bile düşündüm. Fakat içimde bir şeyler uyanmaya başladı, yaptığım işi hala sevdiğimi farkettim. Apple’da olanlar bunu en ufak şekilde değiştirememişti. Dışlanmıştım ama hala aşıktım. Ve yeniden başlamaya karar verdim.

O zaman farkına varmamıştım ama Apple’dan kovulmak başıma gelebilecek en iyi şey olmuştu. Başarılı olmanın ağırlığı yeniden başlamanın hafifliğiyle yer değiştirmişti, hiçbir şey hakkında eskisi kadar emin değildim. Hayatımın en yaratıcı dönemine girmek üzere özgürleşmiştim.

Sonraki beş sene NeXT adında bir şirket kurdum, Pixar adında başka bir şirket, ve eşim olacak inanılmaz kadına aşık olmuştum. Pixar’da dünyanın ilk bilgisayar animasyon filmi Toy Story‘yi yarattık ve şu an dünyanın en başarılı animasyon stüdyosuyuz. İnanılmaz olaylar zincirinden sonra, Apple NeXT’i satın aldı, ben Apple’a döndüm ve Apple’ın yenilenmesinin kalbinde NeXT’te geliştirdiğimiz teknoloji yatıyor. Ve Laurence ile harika bir aile kurduk.

Apple’dan kovulmamış olsaydım bunların hiçbirinin olmayacağından son derece eminim. Tadı çok kötü bir ilaçtı, ama sanırım hastanın da buna ihtiyacı vardı.

Bazen hayat kafanıza bir tuğlayla vurur. Sakın inancınızı kaybetmeyin.

Devam etmeme sebep olan şeyin yaptığım işe olan aşkım olduğuna ikna olmuş durumdayım. Neyi sevdiğinizi bulmanız gerek. Ve bu aşklarınız için geçerli olduğu gibi işiniz için de geçerlidir. İşiniz hayatınızın büyük bir kısmını kaplayacak ve gerçek anlamda tatmin olmanın tek yolu harika bir iş olduğuna inandığınız şeyi yapmanızdır. Ve harika bir iş yapmanın tek yolu ise yaptığınızı sevmenizden geçer. Henüz bulamadıysanız, aramaya devam edin.

Durulmayın. Tüm gönül meseleleri gibi, onu bulduğunuz zaman anlayacaksınız. Ve her büyük ilişki gibi, seneler geçtikçe daha da güzelleşecek. Yani bulana kadar devam edin. Yılmayın.

Üçüncü hikayem ölüm hakkında.

On yedi yaşındayken, şöyle bir şey okumuştum:

“Her gününü, hayatının son günüymüş gibi yaşarsan, günün birinde haklı çıkarsın.”

Bu cümle beni çok etkilemişti ve o günden bu yana, yani 33 yıldır, her sabah aynaya bakıp, kendi kendime hep şunu sordum: “Eğer bugün hayatının son günü olsaydı, bugün (normalde) yapacağın şeyleri yapmak ister miydim?” Uzun süre art arda, “Hayır,” yanıtını verdiğimde, bir şeyleri değiştirmem gerektiğini anladım.

İnsanın kısa süre içinde öleceğini bilmesi, yaşantısına damga vuracak kararlar vermesi açısından büyük önem taşır. Çünkü her şey, tüm dış beklentiler, gururlar, küçük düşme ya da başarısızlık korkuları - tüm bunlar ölüm karşısında değerlerini yitirir, yalnızca ölümdür önemli olan.

Kaybedecek bir şeyler olduğu (tuzak) düşünceyi yok etmenin en iyi yolu insanın öleceğini hatırlamasıdır. Zaten çıplak ve savunmasızsın. Yüreğinin sesini dinlememen için hiçbir neden yok.

Bir yıl kadan önce bana kanser teşhisi kondu. Sabah 7:30?da girdiğim ultrasonda pankreastaki tümör bariz bir şekilde görünüyordu. Bense pankreasın ne olduğunu bile bilmiyordum. Doktorlar bu tip bir kanserin tedavisinin neredeyse imkansız olduğunu ve üç ila altı aydan fazla yaşamayı beklemememi söylediler. Bu, çocuklarınıza ilerideki 10 yıl içinde söyleyeceklerinizi birkaç ay içinde söylemeye çalışmak demekti. Bu, aileniz rahatı için gerekli herşeyin kısa zamanda yapılması demekti. Bu veda etmek demekti.

Bütün gün o teşhisle yaşadım. Akşama doğru biyopsi yapıldı, boğazımdan bir endoskop soktular, mide ve bağırsaklarımdan geçerek bir iğneyle pankreasımdaki tümörden birkaç hücre aldılar. Ben narkozla uyutulmuştum, fakat eşimin söylediğine göre doktorlar alınan hücreleri mikroskobun altına koyduklarında sevinç çığlıkları attığını söyledi. Benim kanserim ameliyatla tedavi edilebilecek bir türdenmiş. Ameliyat oldum ve şimdi iyileştim.

Beni ölüme en çok yaklaştıran olay budur ve umarım uzun yıllar boyunca bir daha bu denli yaklaşmam. Bu deneyimi yaşamış biri olarak diyebilirim ki ölüm faydalı fakat sadece entelektüel bir kavramdır.

Hiç kimse ölmek istemez. Cennete gitmek isteyenler bile, oraya gitmek uğruna ölümü göze almak istemezler. Oysa ölüm hepimizin ortak sonu. Şimdiye dek hiç kimse ölümden kaçamamıştır. Bunun böyle de olması gerekir, çünkü ölüm hayatın en güzel icatlarından birisi. Hayat’ın değişim ajanı. Yenilere yer açmak için, eskilerden kurtulmanın tek çaresi. Şu an için yeni sizsiniz, ama günün birinde, üstelik pek yakında siz de eskiyecek ve aradan çıkarılacaksınız. Bu kadar acımasız olduğum için üzgünüm, ama gerçek bu.

Zamanınız kısıtlı, bu yüzden başkalarının hayatını yaşayarak onu harcamayın. Başkalarının düşüncelerinin sonuçlarıyla yaşama dogmasına takılıp kalmayın. Başka insanların fikirlerinin gürültüsünün kendi kalbinizin sesini duymanızı engellemesine izin vermeyin. Ve en önemlisi kalbinizin ve sezgilerinizin yolundan gidecek cesarete sahip olun. Kalbiniz ve sezgileriniz ne yapmak istediğinizi bilirler. Bunun dışındaki herşey ikinci planda.

Gençliğimde, bizim neslin kutsal dergilerinden biri sayılan, The Whole Earth Catalog adında inanılmaz bir yayın vardı. Menlo Park yakınlarında yaşayan Steward Brand adında biri tarafından şiirsel bir tarzla kaleme alınmıştı. Size anlattığım bu olay, 1960′lardan kalma, masa üstü bilgisayarlardan ve bilgisayar destekli yayınlardan önce, yani bu dergi daktilolar, makaslar ve polaroid kameraların yardımıyla yapılmıştı. Google ortaya çıkmadan 35 yıl önce, dergi formatında bir Google gibiydi: idealistti, anlaşılır bilgiler ve harika görüşlerle doluydu.

Stewart ve ekibi bunun birçok baskısını yayımladılar ve dergi miyadını doldurduğunda son bir baskı yaptılar. 1970′lerin ortalarıydı, o zamanlar sizin yaşlarınızdaydım. Son baskının arka kapağında, sabahın erken saatlerinde çekilmiş bir yol fotoğrafı vardı, hani her maceracının kendini otostop çekerken bulabileceği yollardan biri.

Fotoğrafın altında şu sözler yer alıyordu: “Aç Kalın, Budala Kalın (Stay Hungry. Stay Foolish).” Aramızdan ayrılırken bize verdikleri veda mesajları buydu. Aç Kalın, Budala Kalın. Kendim için hep bunu diledim. Ve şimdi, sizin için de aynı dilekte bulunuyorum:

Aç Kalın, Budala Kalın.

Hepinize çok teşekkür ederim.”

Steve Jobs.



25 Kasım 2006 Cumartesi

iPodizm ve Bireysel Gerçeklik

iPodizm ve Bireysel Gerçeklik


İş dünyasının gündemini belirleyen dergilerden biri olan Business Week, geçtiğimiz günlerde, gelirleri, büyüme oranları, kârlılıkları, marka algıları gibi kriterleri göz önünde bulundurarak 2005 yılında dünyanın en iyi performans gösteren ilk 50 şirketini açıkladı. Listenin ilk sırasında kim var diye incelediğimizde liste başı olarak Apple Computer’ü görünce açıkçası hiç şaşırmıyoruz.


1997 yılında neredeyse iflasın eşiğine gelen şirketin başına, efsane yöneticileri, kurucu ortaklarından biri olan Steve Jobs getiriliyor, böylece Apple Computer’deki değişim süreci başlamış oluyordu. Jobs operasyonel verimliliği sağladıktan sonra, yetenekli tasarımcı ve pazarlamacılardan oluşan ekibini yeniden sisteme dahil ediyor, sistem içerisindeki nitelikli kadroların da motivasyonunu yükseltiyordu. Yaşanan tüm bu gelişmeler sonucunda, 2001 yılının başında Apple Computer kaderini yeniden değiştiren ürünü piyasaya sürüyordu. Bu ürün gençler arasında bir akım başlatan (iPodizm), web multimedia paylaşım kurallarının yeniden tanımlanmasına (Podcasting), pazarlama mecralarının genişlemesine yol açan iPod’tan başka birşey değildi...iPod satışları ile zirveyi yakalayan Apple Computer, yılın ilk çeyreğinde kârını A arttırarak 410 milyon dolar yapıyordu.


“iPod, Apple firması tarafından çıkartılan bir sabit tabanlı mp3 çalardır.”


iPod, piyasaya sürüldüğünde yepyeni bir tasarım harikası olan ClickWheel (tıkla-teker) ile kullanımda bir çığır açıyordu. Kullanıcı parmağını ClickWheel üzerinde gezdirdikçe menüler arasında geziyor, sesi ayarlayabiliyor, şarkıyı ileri geri sarıp MP3 teknolojisindeki 5 yıldız üzerinden yapılan değerlendirmeleri düzenleyebiliyordu.


Tabi ki iPod''un bu başarısı sadece ClickWheel''a bağlı değildi. 60gb gibi bir boyutta saklama kapasitesi onun rakipleri arasından kolayca sıyrılmasına yardımcı olan bir başka özelliğiydi. 60gb ile yaklaşık olarak 15.000 adet ortalama bir mp3 dosyası barındırabiliyor, bunun yanında taşınabilir disk özelliği ile kullanıcıların büyük kapasiteli bir diske sahip olmalarına imkan veriyordu. Bu kadar büyük kapasitesine rağmen olabildiğince küçük boyutları, onu alanında en aranan cihaz haline getirdi.


İş dünyası iPod’un hikayesine benzer bir hikaye ile Sony Walkman sayesinde tanışmıştı. Sony 1950’li yıllarda teyp cihazını icat etmiş ve bu buluş ile tüm dünyayı sarsmıştı. Sony’nin onursal başkanlarından Masaru Ibuka önderliğinde ilk walkman 1979 yılında “Soundabout” adıyla Amerika’da, “Stowaway” adıyla da İngiltere’de piyasaya sürülmüştü. Sonra da “yuppie” lerin sahiplenmesiyle cihazın satışlarında inanılmaz bir ivme yaşandı, günümüze kadar geldi.



Ancak yıl 2006 ve iki vakanın arasında ciddi bir fark ön plana çıkıyor. Her iki üründe kendi içerisinde bir kitle tarafından benimseniyordu ve sosyolojik devinimlere yol açıyordu. Ama Sony piyasaya Walkman’i sürdüğünde, piyasada muadili herhangi bir ürün yoktu. Tek muadil ürün, yine Sony tarafından piyasaya 1959 yılında sürülen mono ses çıkaran gazeteci teypleri idi. iPod’un ise şu anda yüzlerce muadili var, Çin’de amiyane tabiri ile, “iPod muadili ürünleri almayanı dövüyorlar.” Apple Computer’ün rakamlarına da yansıyan bu başarısının altında yatan iki temel faktör bulunuyor.

Birinci faktör, Apple’ın Steve Jobs ( ünlü Apple CEO’su) ve Guy Kawasaki (Apple pazarlama direktörü)’nin, insanların kavram kabı metodolojisine ve bilinç düzeylerine hakim olmaları, gençliğin eğilimlerini net okuyabilme yetileri. Böylelikle, kafalarımızda iPod diye bir ürün kategorisi açmaları ve bu kabın içerisine, “bireysellik, genç yaklaşım, gelişim ve değişim odaklılık, esneklik, kural tanımama, asilik,” ve benzeri kavramları doldurmaları ve bütün pazarlama planlarındaki mesajları bu kavramlar çerçevesinde, seçilmiş hedef kitleye uygun mecralarda, uygun frekanslarla veriyor olmalarıdır. Örnek olarak bir Apple reklamının yazılı metinini incelersek, Apple ve iPod kavram kaplarının derinliğini daha iyi analiz edebiliriz.

“Çılgınlar, uyumsuzlar, asiler, baş belaları, eski köye

yeni adet getirenler... Onlar kural düşkünü

değildirler ve statükoyu umursamazlar. Onlardan

yararlanabilir, onlara karşı çıkabilir, onları

yüceltebilir veya alçaltabilirsiniz. Yapamayacağınız

tek şey onları görmezden gelmektir; çünkü onlar

değişim yaratanlardır. Onlar insanlık koşusunu bir

adım ileri götürenlerdir. Bazıları onlara deli

diyebilir. Bizim için onlar birer dahidir. Dünyayı

değiştirecek insanlar, onu değiştireceklerini

düşünecek kadar çılgın olanlardır.”

İkinci faktör ise tüm dünya vatandaşlarının gün geçtikçe daha da bireyselleşmesi. Dünya vatandaşlarını şimdilik bir kenara bırakacak olursak, toplumumuzun özellikle 1995’lerden itibaren bireyselleşme seyrine girdiği açıkça görülüyor.

En son ne zaman,

komşunuza ailece oturmaya gittiniz?

otobüste yanınıza biri oturduğunda sohbet ettiniz?

asgari 4-5 kişi, TV karşısında oturup, hiç tartışmadan aynı programı seyrettiniz?

kalabalık kitleler halinde akşam yemeği yediniz?

özel günlerin haricinde akrabalarınızı ziyaret ettiniz?

Eğer yukarıdaki aktivitelerin çoğunluğunu gerçekleştiriyorsanız, bireyselleşenler evreninde yalnız kalan kalabalıklardansınız...

Sadece istediğimiz, sevdiğimiz insanlarla konuşmak istiyoruz, istemediklerimize telefonları hatta kapıları bile açmıyoruz. Şehirler arası seyahatlarde mola verildiğinde, hem cep telefonlarına sarılıp sohbet ediyor ve vaktimizi değerlendiriyoruz. Birini beklerken karşımızda tanımadığımız birinin yüzüne veya insanlara bakmaktan ziyade, elimizdeki cep telefonu ile oynuyor sağa sola mesaj çekiyoruz.

Peki ya diz üstü bilgisayarlara ne demeli? Dünyamızı değiştiren, iş yapısını değiştiren modernitenin dizlerimizin üzerine hediye olarak bıraktığı, bütün gün bakıştığımız, konuştuğumuz, yazıştığımız, modern çağın Bihter Hanımları, Eflatun Beyleri... Gözlerimizi onlardan alamıyoruz, tutkulu bir aşk yaşıyoruz, onları işe götürüyoruz, evimize götürüyoruz, hatta yatağımıza alıp orada çalışıyoruz, tatile çıkarıyoruz. Tamamen bireysel ve kendi özgürlük alanımıza göre KİŞİSEL’leştiriyoruz. Böyle bir toplumda, insanlarla iletişimden kaçınmanın bir düstur olduğu bir dünya da Apple Computer birinci olmayacak ta ben mi olacağım... Tabiki Apple Computer’ün hem ürün kalitesi, hem de pazarlama dehası reddedilemez. Ancak bireyselleşme ve toplumsal değişimlerinde farkında olmak, biraz da teknolojiden kafamızı kaldırıp insanların yüzüne bakmak gerekiyor!..


Yüce Zerey


y = f (yuce )


Nisan 2006