25 Kasım 2006 Cumartesi

iPodizm ve Bireysel Gerçeklik

iPodizm ve Bireysel Gerçeklik


İş dünyasının gündemini belirleyen dergilerden biri olan Business Week, geçtiğimiz günlerde, gelirleri, büyüme oranları, kârlılıkları, marka algıları gibi kriterleri göz önünde bulundurarak 2005 yılında dünyanın en iyi performans gösteren ilk 50 şirketini açıkladı. Listenin ilk sırasında kim var diye incelediğimizde liste başı olarak Apple Computer’ü görünce açıkçası hiç şaşırmıyoruz.


1997 yılında neredeyse iflasın eşiğine gelen şirketin başına, efsane yöneticileri, kurucu ortaklarından biri olan Steve Jobs getiriliyor, böylece Apple Computer’deki değişim süreci başlamış oluyordu. Jobs operasyonel verimliliği sağladıktan sonra, yetenekli tasarımcı ve pazarlamacılardan oluşan ekibini yeniden sisteme dahil ediyor, sistem içerisindeki nitelikli kadroların da motivasyonunu yükseltiyordu. Yaşanan tüm bu gelişmeler sonucunda, 2001 yılının başında Apple Computer kaderini yeniden değiştiren ürünü piyasaya sürüyordu. Bu ürün gençler arasında bir akım başlatan (iPodizm), web multimedia paylaşım kurallarının yeniden tanımlanmasına (Podcasting), pazarlama mecralarının genişlemesine yol açan iPod’tan başka birşey değildi...iPod satışları ile zirveyi yakalayan Apple Computer, yılın ilk çeyreğinde kârını A arttırarak 410 milyon dolar yapıyordu.


“iPod, Apple firması tarafından çıkartılan bir sabit tabanlı mp3 çalardır.”


iPod, piyasaya sürüldüğünde yepyeni bir tasarım harikası olan ClickWheel (tıkla-teker) ile kullanımda bir çığır açıyordu. Kullanıcı parmağını ClickWheel üzerinde gezdirdikçe menüler arasında geziyor, sesi ayarlayabiliyor, şarkıyı ileri geri sarıp MP3 teknolojisindeki 5 yıldız üzerinden yapılan değerlendirmeleri düzenleyebiliyordu.


Tabi ki iPod''un bu başarısı sadece ClickWheel''a bağlı değildi. 60gb gibi bir boyutta saklama kapasitesi onun rakipleri arasından kolayca sıyrılmasına yardımcı olan bir başka özelliğiydi. 60gb ile yaklaşık olarak 15.000 adet ortalama bir mp3 dosyası barındırabiliyor, bunun yanında taşınabilir disk özelliği ile kullanıcıların büyük kapasiteli bir diske sahip olmalarına imkan veriyordu. Bu kadar büyük kapasitesine rağmen olabildiğince küçük boyutları, onu alanında en aranan cihaz haline getirdi.


İş dünyası iPod’un hikayesine benzer bir hikaye ile Sony Walkman sayesinde tanışmıştı. Sony 1950’li yıllarda teyp cihazını icat etmiş ve bu buluş ile tüm dünyayı sarsmıştı. Sony’nin onursal başkanlarından Masaru Ibuka önderliğinde ilk walkman 1979 yılında “Soundabout” adıyla Amerika’da, “Stowaway” adıyla da İngiltere’de piyasaya sürülmüştü. Sonra da “yuppie” lerin sahiplenmesiyle cihazın satışlarında inanılmaz bir ivme yaşandı, günümüze kadar geldi.



Ancak yıl 2006 ve iki vakanın arasında ciddi bir fark ön plana çıkıyor. Her iki üründe kendi içerisinde bir kitle tarafından benimseniyordu ve sosyolojik devinimlere yol açıyordu. Ama Sony piyasaya Walkman’i sürdüğünde, piyasada muadili herhangi bir ürün yoktu. Tek muadil ürün, yine Sony tarafından piyasaya 1959 yılında sürülen mono ses çıkaran gazeteci teypleri idi. iPod’un ise şu anda yüzlerce muadili var, Çin’de amiyane tabiri ile, “iPod muadili ürünleri almayanı dövüyorlar.” Apple Computer’ün rakamlarına da yansıyan bu başarısının altında yatan iki temel faktör bulunuyor.

Birinci faktör, Apple’ın Steve Jobs ( ünlü Apple CEO’su) ve Guy Kawasaki (Apple pazarlama direktörü)’nin, insanların kavram kabı metodolojisine ve bilinç düzeylerine hakim olmaları, gençliğin eğilimlerini net okuyabilme yetileri. Böylelikle, kafalarımızda iPod diye bir ürün kategorisi açmaları ve bu kabın içerisine, “bireysellik, genç yaklaşım, gelişim ve değişim odaklılık, esneklik, kural tanımama, asilik,” ve benzeri kavramları doldurmaları ve bütün pazarlama planlarındaki mesajları bu kavramlar çerçevesinde, seçilmiş hedef kitleye uygun mecralarda, uygun frekanslarla veriyor olmalarıdır. Örnek olarak bir Apple reklamının yazılı metinini incelersek, Apple ve iPod kavram kaplarının derinliğini daha iyi analiz edebiliriz.

“Çılgınlar, uyumsuzlar, asiler, baş belaları, eski köye

yeni adet getirenler... Onlar kural düşkünü

değildirler ve statükoyu umursamazlar. Onlardan

yararlanabilir, onlara karşı çıkabilir, onları

yüceltebilir veya alçaltabilirsiniz. Yapamayacağınız

tek şey onları görmezden gelmektir; çünkü onlar

değişim yaratanlardır. Onlar insanlık koşusunu bir

adım ileri götürenlerdir. Bazıları onlara deli

diyebilir. Bizim için onlar birer dahidir. Dünyayı

değiştirecek insanlar, onu değiştireceklerini

düşünecek kadar çılgın olanlardır.”

İkinci faktör ise tüm dünya vatandaşlarının gün geçtikçe daha da bireyselleşmesi. Dünya vatandaşlarını şimdilik bir kenara bırakacak olursak, toplumumuzun özellikle 1995’lerden itibaren bireyselleşme seyrine girdiği açıkça görülüyor.

En son ne zaman,

komşunuza ailece oturmaya gittiniz?

otobüste yanınıza biri oturduğunda sohbet ettiniz?

asgari 4-5 kişi, TV karşısında oturup, hiç tartışmadan aynı programı seyrettiniz?

kalabalık kitleler halinde akşam yemeği yediniz?

özel günlerin haricinde akrabalarınızı ziyaret ettiniz?

Eğer yukarıdaki aktivitelerin çoğunluğunu gerçekleştiriyorsanız, bireyselleşenler evreninde yalnız kalan kalabalıklardansınız...

Sadece istediğimiz, sevdiğimiz insanlarla konuşmak istiyoruz, istemediklerimize telefonları hatta kapıları bile açmıyoruz. Şehirler arası seyahatlarde mola verildiğinde, hem cep telefonlarına sarılıp sohbet ediyor ve vaktimizi değerlendiriyoruz. Birini beklerken karşımızda tanımadığımız birinin yüzüne veya insanlara bakmaktan ziyade, elimizdeki cep telefonu ile oynuyor sağa sola mesaj çekiyoruz.

Peki ya diz üstü bilgisayarlara ne demeli? Dünyamızı değiştiren, iş yapısını değiştiren modernitenin dizlerimizin üzerine hediye olarak bıraktığı, bütün gün bakıştığımız, konuştuğumuz, yazıştığımız, modern çağın Bihter Hanımları, Eflatun Beyleri... Gözlerimizi onlardan alamıyoruz, tutkulu bir aşk yaşıyoruz, onları işe götürüyoruz, evimize götürüyoruz, hatta yatağımıza alıp orada çalışıyoruz, tatile çıkarıyoruz. Tamamen bireysel ve kendi özgürlük alanımıza göre KİŞİSEL’leştiriyoruz. Böyle bir toplumda, insanlarla iletişimden kaçınmanın bir düstur olduğu bir dünya da Apple Computer birinci olmayacak ta ben mi olacağım... Tabiki Apple Computer’ün hem ürün kalitesi, hem de pazarlama dehası reddedilemez. Ancak bireyselleşme ve toplumsal değişimlerinde farkında olmak, biraz da teknolojiden kafamızı kaldırıp insanların yüzüne bakmak gerekiyor!..


Yüce Zerey


y = f (yuce )


Nisan 2006


Ağızı Olan Konuşuyor...

Tellal:

· Bir bilgiyi, ilgiyi, haberi etrafa duyurmak için halkın arasında bağıra çağıra dolaşan zat; çığırtkan.

· Eskiden bir duyuruyu, bir haberi ya da satılacak bir malı vb.yi halka duyurmak için yüksek sesle bağırarak dolaşan kimse.

· Kimi satışlarda aracılık eden kimse, çağırtmaç.

Pazarlama mesajları her yerde karşımıza çıkıyor, gazete sayfalarında, televizyon programlarının arasında, e-maillerimiz ile posta kutularımızda, cep telefonlarımızda, maçlarda, alışverişlerimizde, müzik etkinliklerinde, denize dalmış boğaz manzarasına bakarken vs. Ancak uzmanlar, tüm bu aktivitelerin eskisi kadar etkinliğini korumadığını ve günden güne gücünü yitirdiğini savunuyor.

Peki dahi pazarlamacılar, nasıl oluyor da kendileri için yıllardır savaşlar kazanmış bu sadık pazarlama neferlerini kaybediyor…?

Pazarlama neferlerinin kaybının nedenlerin en başında; günlük hayattaki mesaj bombardımanında insanların artık mesajlara kapalı hale gelmesi geliyor. İnsanlar reklam aralarınının yüzde 30’nu ileri sarıyor. Reklam mesajı olmayan ürünler daha cazip gelebiliyor. Pazarlama mesajlarının bombardımanı ters tepebiliyor.

Bir diğer neden ise, insanların beyninin alabileceği mesaj kapasitesi… İnsanlar bir günde ortalama olarak 600 pazarlama mesajı ile karşılaşıyor. Oysa insanlar günde 7’den fazla enformasyon parçasını hatırlamakta güçlük çekiyor.


Son olarak da insanlar artık modern iş yapısında, yapının hitap ettiği sosyal ekosistemlerde pazarlama olgusunu küllen reddediyor. İnsanlar artık etrafında sürekli birşeyler satmaya çalışanlardan, sürekli kendini ön plana çıkarmaya çalışan markalardan bıkıyorlar, markaların algılarındaki değerlerini düşürüyorlar. Levi’s en çok reklam ödülü alan işlerini son sekiz yılda yaptı ama bu süre zarfında gelirlerinin yüzde 40’ını kaybetti ki bu toplamda 3 milyar dolara tekabül ediyor. Neden ? Çünkü Diesel gibi markalar daha az televizyon harcaması yapmasına rağmen daha cool bir imaja sahip olabiliyor.




Halls mentollü şekerlemelerinin sahibi Cadbury Adams, daralan pazarlama mesajlar camiasına güzel bir alternatif getirdi. Süreç Brooklyn’li sıradan bir vatandaş olan Floyd Hales’in hamile göbeğini reklam alarak eBay’da açık arttırmaya çıkarması ile başladı. Hales’ten esinlenen Hayes adındaki vatandaş da sesini kiralamaya karar verdi. Modern tellal Hayes, sesini kiralayan şirkete bir hafta boyunca 15 dakikada bir istenen her yerde marka ismini yüksek sesle haykırma vaadinde bulunuyordu. Bunun üzerine Halls şekerlerinin patronu olan Cadbury Adams, Hayes’in sesini kiralamak üzere harakete geçti. Böylece reklam pazarlama jargonuna yeni bir kavram girmiş oldu voice advertising


New York’ta benzer nedenlerden dolayı Ağızdan Ağıza Pazarlama Derneği (WOMMA) 28 Eylül 2005’te kuruldu. WOMMA derneğinin önemli üyelerinden ve Türkiye’de Mor İnek kitabı, Fikir Virüsü, İzinli Pazarlama gibi kitapları ile tanınan Seth Godin, günümüz ilgi çekmeye çalışan klasik metotlarını, evlenmek isteyen birinin, bekarların gittiği barlara gidip her önüne gelene evlenme teklif etmesiyle bir tutuyor. Bu yöntem evlenmek için ne kadar saçmaysa, geleneksel reklam metotları da o kadar saçma diyor. Yapılması gereken adaylarla çıkmaya başlamak doğru kişilere de doğru yerde doğru şeyleri söylemektir. Şimdi bekleyip göreceğiz bakalım pazarlamada ne gibi yeniliklerle karşılayacağız.


Yüce Zerey | y=f(yuce)


Kasım 2005

Nar-ı Aşk : Marka

NAR-I AŞK: MARKA


Çağımız pazarlama iletişimi çalışmalarına damgasını vuran yaklaşımın “Etkili pazarlama iletişimi çabalarının odak noktası tüketicinin zihnidir” olduğu düşünüldüğünde tüketici zihninde konumlanabilmek ve bu konumu koruyarak, sürekli güncel olabilmek gün geçtikçe zorlaşıyor. Ortalama 5000 kelime algılayabildiğimiz düşünüldüğünde, şehrin dört bir yanına yayılmış gross marketler bünyesinde ortalama olarak 60.000 marka bulunması, firmaları nasıl farklılaşacakları doğrultusunda gerilime sürüklüyor.

İşte değişen iş dünyasının acımasız yönlerinden biri yine karşımızda. 60.000 marka arasından farklılaşıp sıyrılacaksınız ve tüketicinin kafasında bulunan 5.000 sandalyeden birine oturacaksınız. İşiniz bitti mi? Hayır, o sandalyede oturmak da yetmiyor. Sandalyeye yapışacaksınız ki tüketiciler misafirliğe hep size gelecekler, hatta başka misafirlerini de getirecekler. Misafirlik sürecini biraz daha formel olarak inceleyelim.


Bireylerin herhangi bir enformasyonu alabilmesi için bu bilginin öncelikle “seçicilik sürecinden” geçmesi gerekiyor. Seçicilik sürecinin “Seçici Açılma, Seçici Dikkat, Seçici Akılda Tutma” gibi üç aşamadan oluştuğu düşünüldüğünde, insanların istemedikleri enformasyonu kendilerini bu enformasyona açmayarak, o enformasyona dikkat etmeyerek ya da onu akılda tutmayarak başlarından savabildikleri ortaya çıkıyor.


Her üç aşamayı da geçerek belleğe gelebilen bir enformasyon burada da kısa ve uzun dönemli bellek diye adlandırabileceğimiz iki aşamalı bir bellek süzgecinden geçmek zorunda. Kısa dönemli belleğe gelen enformasyonların ?’i hiçbir zaman uzun dönemli belleğe geçemiyor. Uzun dönemli bellekte saklanabilen enformasyon sayısı da son derece kısıtlı oluyor.


İşte tüm bu engelleri aşıp, tüketicinin zihninde kalıcı olup, dinamik bir yaşam döngüsü ortaya koyabilmenin yolu “markalaşmaktan” geçiyor… Uzun lafın kısası tüketicileri evinizde misafir edip, bir daha ki sefere arkadaşları ile beraber tekrar tekrar ağırlamanın yolu, “markalaşmaktan” geçiyor…

Ürünün kimliği, kişiliği ile ilgili değerlerin toplamı; rekabetten ayıran özelliklerinin adı olan markalar, ürün ile tüketicilerin arasında duygusal bir bağ kurarken, tüketicilerin satın alma kararını vermesinde en önemli etkenlerden biri olarak görülüyor.


Çok değil, birkaç sene öncesine gidelim… Naftalin kokulu dolaplarda ürünlerimiz vardı. İş dünyasının toplantı salonlarında ürünlerimizi marka haline getirelim içerikli sunumlar yapılıyordu. Bu ürünler dolaplardan çıktılar, birer marka oldular.


Ve Marka devri başladı… Peki ya sonra?... Şu anda hangi devirdeyiz?... Gelecek nasıl şekillenecek?...

Devir aşk markaları devri… Büyüklerimiz: “Tüketiciyle duygusal bağ kuramayan markaların, yolu cenaze levazımatçısından geçer” derler.


Bir marka ortadan kalktığında insanlar başka bir markaya geçerler. Ancak, bir aşk markası ortadan kalktığında ise insanlar onun yokluğunu protesto ederler.

Eskiden sıkça gördüğümüz, ürünün özelliklerini anlatan, kalitenin altını çizen reklamlar, giderek tüketicinin ürüne duyduğu tutkuyu vurgulayan reklamlara yerini bırakıyor.

Aşk markası oluşturabilmek için sadece daha kaliteli ya da estetik bir ürün sunmak yetmiyor. Aşk markalarına duyulan bağlılık, mantıksal nedenlerin ötesinde. Onlar diğerlerinden bir adım önde değil, bir sınıf yukarıda bulunuyorlar. Çünkü onlar mantığa beyine değil, kalbe hitap ediyorlar… Bir kişinin inancı, 99 kişinin ilgisine bedeldir. Aşk insana neler yaptırmaz ki… Para ile aşkı satın alamazsınız ama aşk size para kazandırabilir…


Scott Donaton geçen seneki bir yazısında “Neden defalarca yenilse bile tuttuğumuz takımı bırakmayız?” sorusunu sorarak taraftar tutum ve davranışlarını şekillendiren dinamikleri analiz ediyor ve markaların taraftarlık yaklaşımından çıkarabilecekleri çok değerli dersler olduğunu söylüyordu.


Örneğin futbol ile ilgilenmeyenler, bu oyunu “22 kişinin bir top peşinde oraya buraya koşması” diye tariff edenler için takım taraftarlığı çok pasif ve komik bir kavram olarak algılayabilirler. İnsanların takımları uğruna ceplerinde beş kuruş olmadan, sağdan soldan borç bularak deplasmanlara gidip kaçak olsa da maça grime çabalarını da anlamayabilirler. Bu kişilere gore, tuttukları takımla hiçbir organik bağı olmayan, dolayısıyla en büyük zaferinden bile hiçbir rasyonel fayda elde edemeyecek milyonlarca insan bu takım için sürekli bir şekilde ciddi miktarda enerji, zaman ve hatta para harcayıp dururlar.

Markaların mmüşterileriyle , takım taraftarlığı düzeyinde olmasa bile buna yakın bir bağ kurması da bir kimlik sunma yoluyla mümkün olabilir ve bu yola başvuran markaların sayısı hiç de yabana atılacak düzeyde değildir.


Markalar, tüketiciler ve dinamik iş yapısı (ve hatta aşk) üçgeni üzerine eylemlerimiz devam edecek… Bir sonraki yazıda buluşmak üzere…


Yüce Zerey

y=f(yuce)

Eylül 2005

Neden SANAT?

Neden SANAT?


Sanat, hemen hemen herkesin bildiği, ancak çok az insanın gerçek anlamda hayatında bir pencere olarak kullandığı bir araçtır.


Tarihin başlangıcı kadar eski olan sanat üzerinde günümüze kadar sayısız tanımlamalar yapılmış. Ben de bir kamyon dolusu tanımlama yapıp sizleri sıkmak istemem… Dolayısıyla doğrudan konuya girelim…


Hayatımda, işimde “neden sanat” ?


Etrafımızdakilere hemen sorsak Sanat kavramı sana ne çağrıştırıyor, aklına ilk geleni söyle: “Resim, müzik, heykel, kitap vs” gibi cevaplar alırız. Oysa iş dünyasında sanat sadece PR (Halkla İlişkiler) aktivitelerine, markayı destekleyen sponsorluk anlaşmalarının satır aralarına sığdırılamayacak kadar önemli bir kavram….


İlk insanların yaşadığı devirleri düşünelim… İnsanların hayatlarındaki öncelik Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde ifade ettiği gibi en temel fiziksel güdülerini tatmin doğrultusunda idi. Bu devirlerde BMW X5’lere binenler, Reina’lara gidenler en çok avlanma becerisini gösterenler, hayvanlara ve diğer kabilelere karşı en güçlü durabilenlerdi. Dönemin refah babalarıydı bu insanlar… Saygıyla anıyoruz…


Bir de BMW X5’lere binemeyen, Reinalara gidemeyen kendi halinde evde soğan kırıp kuru fasulye ile beslenen birkaç rahatsız tip vardı.. Bu rahatsız tipler, emsalleri gibi güçlü değillerdi, onlar gibi avlanamıyorlardı.. Pısırık ve kabile ortamında itilen kakılan tiplerdi. Ancak bu rahatsız tipler, mağara duvarlarına durmadan resimler çiziyorlardı… Çizdikleri figürlerle, o zamanki insanın psikolojik hayatı hakkında bize aktarımlarda bulunuyorlardı..

Bu rahatsız tipler olmasaydı, sanatsal eğilimleri olmasaydı, bizler, o zamanki yaşam hakkında nasıl fikir sahibi olabilirdik?



Dolayısıyla tarihin ilk dönemlerinden itibaren sanatsal düşünce, insanın kendinin farkında olması, yaşadığı toplumun farkında olması, insanı farklı kılan en değerli özelliklerdendir.

İşte uzmanların işletme, iş dünyasına dair ortaya koyduğu eserleri inceleyecek olursanız, verdikleri eğitimlere bakarsanız, aktarılan bilgi paylaşımın daha çok olayın ilmi ve teknik boyutu olduğunu göreceksiniz….


Beyinlerimizin büyük bilgi çöplüklerine dönüştüğü günümüzde her geçen gün basit düşünebilme, özgün düşünebilme yetilerinden uzaklaşıyoruz.. Fotoğrafın genelini kaybediyoruz. Tekniklerin içinde boğulup kalıyoruz…


Pazarlama öğreneceğim, şu kadar kitap okumalıyım, bu kadar master yapmalıyım..


Marka oluşturacağım dur hele 8 kitap okuyayım, şu şu eğitimleri alayım…. Şeklinde kendi kendimizi ve hatta çevremizdekileri yönlendiriyoruz.


Mühendisler yeni bir proje geliştirmeden önce, öğrendiklerini unutup, çocukça muziplikle, akıllarına ne kadar saçma sapan projeler getirebiliyorlar?


IT’ciler (Bilgi Teknolojileri Uzmanları) neden hep daha önce yapılmış projeleri hemen incelemek ile olaya başlıyorlar? İnsanların neye ihtiyacı var diye konu ile ilgili tüm insanlarla birebir konuşmayı denemiyorlar?


Siyasetçiler neden görüşlerinden sıyrılıp sadece toplumsal ihtiyaçlara eğilmiyorlar?

Yazarlar neden, kendilerini yetiştirenlerin tortularından, okuduklarından sıyrılmaya çalışmadan yazıyorlar…? Ve Daha niceleri…


Beynimizin özgün düşünme yönüne ne kadar zaman ayırıyoruz. Hayatımızda bu konuya ne kadar öncelik veriyoruz?


Bir basketbolcu haftasonu olan bir maça çıkmadan önce ortalama olarak, haftada 4 gün günde 3-4 saat antreman yapıyor.


Peki siz yeni bir marka oluşturmadan önce, bir pazarlama stratejisi ortaya koymadan önce, hatta bir müşterinizle görüşmeniz için ne kadar antreman yapıyorsunuz? Düşünsel filtrelerinizden sıyrılıp ne kadar basit ve özgür düşünebiliyorsunuz?


İşte tüm bu olayların sanat kısmı tam burada…. Yaptıklarınız üzerine düşünün, bir çocuk kadar basit düşünebildiğinizde epey yol almış olacaksınız.


Sanatsal boyut miyopluğu özellikle günümüz şirketlerinde çalışan beyaz yakalı kardeşlerimizin en önemli açmazı konumunda. Eğitim içeriklerinin, kitapların mutlaka atlamaması gereken hususların başında olayların sanatsal boyutu geliyor.

Ben bir mağara adamıyım Belgrad ormanında, ne sen bunun farkındasın ne de toplum farkında…


Sevgilerimle


Yüce Zerey
Temmuz 2005

DüşlüYORUM Öyleyse Varım...

DüşlüYORUM öyleyse varım…


Her çağ beraberinde kendine özgü bir beklenti ve tehlike bileşimi getiriyor, bilgi çağı da bu özelliklerin her ikisini bünyesinde barındırıyor. Ama korkulu olmaktan çok umutlu olmayı gerektiren haklı bir sebep var; çünkü bilgi çağı bize insan soyunun geçmişte hiç yakalayamadığı bir fırsatı sunuyor.

Tarihte ilk kez geçmişimizden haraketle ileriye yönelme yerine, hayal gücümüzden haraketle geriye yönelme olanağına sahibiz. Bütün tarih boyunca insanlar başka dünyaları keşfetme, yaşlanmanın getirdiği tahribatı onarma, mesafeleri onarma, mesafeleri aşma, çevreye şekil verme, kendi içlerindeki yıkıcı eğilimleri dizginleme, gezegende bulunabilecek her bilgi zerresini paylaşma özlemini duymuştur. İnsanlık olarak, Mars Pathfinder uzay gemisi, nanoteknoloji, quantum computing, sanal gerçeklik, ruh halini değiştirici ilaçlar ve internet portalleri sayesinde bu köklü rüyaların her birini hayata geçirmeye başlamış bulunuyoruz.


Doğrusunu isterseniz, hayal edilebilecekler ile başarılabilecekler arasındaki uçurum şimdi her zamankinden daha küçük.


Francis Fukuyama’nın öne sürdüğü gibi bir tarihin sonuna varmiş olmaktan çok, tarihi kesintiye uğratma, geçmişte olanları doğrusal bir şekilde geleceğe uzatmaktan kaçınma kapasitemizi geliştirmiş bulunuyoruz. Sanayileşme çağında gelecek geçmişten daha iyiydi, bilgi çağında gelecek geçmişten farklı ve belki de son derece daha iyi olacak.



Günümüzde sadece hayal gücümüzle sınırlıyız. Bununla birlikte, yeni bir gerçeklik çerçevesinde hayal edebilenler, hayal edemeyenlerden her zaman sayıca daha az olmuştur. Leonardo da Vinci, Einstein, Newton, Ömer Hayyam, Hasan Çelebi gibi kişiler varsa, hayal güçlerini tarihin yalama haline gelmiş ağır prangalarından kurtaramayan on binlerce kişi var. Uzun süre tutsak kalmış bir kutup ayısı nasıl zincirleri çıkarıldığında bile alışkanlıkla olduğu yerde çakılı kalırsa, çoğu zihin de ilerlemenin beraberinde getirdiği olanakları henüz kavrayabilmiş değil.

Ne var ki, geçmişin çekim gücünden kurtulma becerisinden yoksun kişi ve kuruluşlar için geleceğe giden yol tıkalı olacak.

İçinde bulunduğumuz yeni çağın neler getirebileceğini tam anlamak için, her birimizin iş gördüğü kadar hayal de görecek duruma gelmesi gerekir.

İlerme çağında rüyalar çoğu kez fantezinin ötesine geçmezdi. Geçmişten farklı olarak, günümüzde rüyalar bizi yeni gerçekliklere götürecek geçitlerdir. İçtimai benliklerimiz yani kuruluşlarımız da rüya görmesini öğrenmek zorunda. Birçok kuruluşta kolektif hayal gücünü işletmede büyük çaplı aksaklıklar bulunuyor.. Ya hayallerimiz çalınmış, ya da biz hayal görmeyi unutacak kadar reel dünyaya bağlıyız. Bireysel ve kurumsal olarak realite adı altında, düşlerimizi bile materyalist düşünsel eksenine hapsetmişiz… İşte bu sarmalı çözebilenler önümüzdeki çağı şekillendiren aktörler çizgisinde yeralacaklar.

“Yeniçeriler kapıyı zorlarken Uzun İhsan Efendi hala malum konuyu düşünüyor, fakat işin içinden bir türlü çıkamıyordu... "Rendekar doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öyleyse varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar: Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. Öylese gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum." Kapı kırıldığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapandı. az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi: "Dünya bir düştür. Evet, dünya..Ah! Evet, dünya bir masaldır.” (Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar)


Yüce Zerey
Mayıs 2005

Değişim ve Hamit Efendi


DEĞİŞİM ve Hamit Efendi

İçinde bulunduğumuz bilgi çağının katma değerlerinin yanında insanları ağır bir cendereye sürüklediği de aşikar...

Dünyanın her tarafında çalışanlar ilerme çarkına sağlam kayışlarla bağlanmış durumda ve sürekli olarak ezberledikleri parolayı tekrar edip duruyorlar: “Daha hızlı, daha iyi, daha ucuz.” Böyle bir durumda dünya çapında bütün zamanların en çok satan iş kitabının “Dilbert’in Yönetim İlkeleri” olmasına şaşırmamak gerekiyor belki de… Mizah kaygının üzerini örtüyor ve umursamazlığın ifade biçimi haline geliyor..,


Elimizde kalanlar ise sadece; beyaz yakalılar fabrikası, şirket politikaları ile dolu köstekler, sonu gelmez toplantılar, yeniden düzenlemeler ve makinelerden farklı kalmamış çalışma arkadaşları… Evet bilgi çağının sırtımızdaki maddi yükü hafifletmesiyle belimiz doğrulmasına doğruldu; ama artık uyuşuk bir beynimiz ve işten başka heryerde olan bir gönül dünyamız var.

Eğer 30 yaşını geçmiş bir Türk Vatandaşı iseniz, çoluk çocuk herkesi adıyla tanıyan ve her ihtiyaçlarınız için koşturan can dostu komşularla dolu bir sokakta yer alan Bakkal Hamit Efendileri, Kasap Nedim Efendileri, Manav Mehmet Efendilleri kolaylıkla hatırlarsınız. Şimdi bunların hepsi mazide kaldı, yerlerini ardarda sıralanmış alışveriş merkezleri aldı. Artık tüketiciler büyük alışveriş merkezlerinin, süpermarketlerin ruhsuz kanyonlarını dolaşmaktan keyif alıyor.. Bakkal Hamit Efendi’nin bisküvi kutularından bir miktar pötibör alıp, sobanın üzerinde demlenmiş çay eşliğinde bardağa batırarak yemenin keyfi ve devri bitti..

Çağın vizörünü iş dünyasının arz yanına çevirdiğimizde büyük ve köklü şirketlerin sahneden çekilirken, yeni şirketlerin boy göstermeye başladığına tanık oluyoruz.

ABD’de bir yılda satılan cep telefonu sayısı 1994’te 26 milyon iken, büyük bir patlama ile 1999’da yaklaşık 500 milyona ulaştı.

1997’ye kadar cep telefonu sektöründe dünya lideri konumunda olan Motorola, dijital telsiz teknolojisine geçişte sadece bir ya da iki yıllık bir gecikme yaşıyor ve adı sanı hiç duyulmamış Kuzey Kutup Dairesi’nin kenarı gibi ücra bir köşeye tünemiş bir şirket olan Nokia, bu kısa zaman diliminde dünya çapında yeni bir numara haline geliyordu. Daha on yıl önce kar lastikleri ve lastik çizmeler üretirken, bir anda Avrupa’nın en hızlı gelişen ileri teknoloji şirketleri arasına giriyordu.

Değişen düzende fırsatlar ışık hızıyla yanıp sönüyor… Bir göz kırpma sürecinde fırsatı kaçıranların, milyar dolarlık bir kazanç kapısından yoksun kalabiliceklerini bilmeleri gerekiyor.

Artık ister yeni ekonomi, ister dijital ekonomi, isterse sanayi sonrası ekonomi, ne derseniz deyin tüm bunları aşan bir düzen var ortada…

Yeni düzende cephe hatları bölgeler ve ülkeler arasından geçmiyor. Japonya, ABD; Avrupa birliği ve gelişmekte olan ülkelerin karşı karşıya geldiği kapışmalar yok artık.. Teknoloji, Amerika, Avrupa ve Asya'daki 400 şirketi devasa bir zincirle birbirine bağlamış durumda.

“Hayal edebilecek ile başarılabilecekler arasındaki uçurum şimdi her zamankinden daha küçük”

Günümüzde saygın markaları olan yüzyıllık şirketler daha dünkü çocuk sayılacak internet gözdeleri kadar saldırıya açık durumda… Royal Dutch / Shell dünyanın önde gelen petrol şirketlerinden biri ve tarihi en az sektörünki kadar eski. Ne var ki bir gün uykudan gözünü açtığında, Tesco diye bir süpermarket zincirinin Britanya’da yani kendi iç pazarlarının birinde en büyük perakende benzin satıcısı haline geldiğini görüyor.

İsviçre’nin Vevey şehrinde dünyanın en yüksek ciroya sahip kahvesini Nescafe’yi çıkaran Nestle’nin şirketinin genel merkezinde marka müdürleri oturmuş Starbucks’ın ortalama müşterisinin ayda 18 defa uğramasının kafein ile bir ilgisi olup olmadığını tartışıyor.. Bu esnada ise, Starbucks almış başını gidiyor.

Internet müzayede firması eBay ABD’deki üçüncü büyük müzayede salonu olan Butterfield& Butterfield’ı bünyesine katması da bir diğer gelişme olarak tarihin karelerinde yerini almıştır.

Eğer Wal-Mart bir ülke olsaydı, bugün Çin'in 8. büyük ticaret ortağı olacaktı ve bu açıdan Rusya, Avustralya ve Kanada'yı geçecekti.

UPS gemileri günde 13.5 milyon paket taşıyor; yani şu an dünyanın gayrisafi milli hasılasının yüzde 2'si bir UPS nakliye kamyonda yer alıyor

Çokuluslu şirketler faaliyetlerini kalkınmakta olan ülkelere kaydırdığında, sadece vergiden yüzde 75 tasarruf etmekle kalmıyor, aynı zamanda üretimde yüzde 100'lük artış sağlıyor.

150 yıl önce Amerikalıların yüzde 90'ı tarımda çalışıyordu, bugün bu oran yüzde 3lerde seyrediyor.
Geçen yıl dünyada 2.8 milyon bilim derecesi verildiğinde, bunlardan 1.2 milyonu Asya üniversitelerinde Asyalı öğrenciler alıyordu.

Çin'de geçen yıl bütün üniversite mezunlarının yüzde 46'sı mühendislik alanında iken şimdi bu oran Amerika'da ise sadece yüzde 5lerde seyrediyor.

eBay'in bugün 105 milyon kayıtlı kullanıcısı var; yıllık ticaret hacmi ise 35 milyar dolar.
(21 Nisan 2005, The Guardian)

Tüm bunların ışığı altında dünya çok hızlı değişiyor, dönüşüyor… Değişim esnasında, yeni düzeni iyi analiz edip, kendimize özgü bir hayatı, verimli hayatı yaşama becerilerini elde edebilmek değişimi etkin yönetebilmenin sırrı olsa gerek…

Yüce Zerey
Mayıs 2005