15 Ekim 2007 Pazartesi

Bir Sonraki Lütfen!...

Medya adına, pazarlama adına, neler gördük, neler deneyimledik! Peki ya ilerisi? Medyanın geleceği? Pazarlamanın geleceği? Medyadaki değişimin insanların hayatlarında oluşturduğu ve oluşturacağı değişim, dönüşüm?
İşte tüm bunları özetleyen ve Prometeus tarafından hazırlanmış video, 2050 yılına kadar pazarlama ve hayatımızla ilgili tahminleri içeriyor.


y=f(yuce) | Yüce Zerey

Steve Jobs'tan Hayat Dersi: "Aç Kal Budala Kal"

“Farklı düşünme, yaratıcı düşünce, yaratıcı tasarım.”

İşte Apple Macintoch ve iPod’un yaratıcısı Steven Paul Jobs‘un başarısındaki anahtar kavramlar.

“Liderle takipciyi birbirinden ayıran en önemli özellik yenilikçiliktir (innovation)” diyor Jobs.

Yakalandığı kanserden dolayı ölümle burun buruna gelince “Her gününü, hayatının son günüymüş gibi yaşarsan, günün birinde haklı çıkarsın” deyişini yaşamının da parolası yapmış.

Steve Jobs “Aç kal, budala kal” diyor gençlere.

“Stay Hungry. Stay Foolish.” Başarı ve tükenişi uç noktalarda yaşamış biri olarak gerekirse dünyanın sana sunduklarından vazgeç, hatta okula bile gitmeyebilirsin ancak asla maceracı ruhundan taviz verme önerisinde bulunuyor.”Yüreğinin ve sezgilerinin sesini dinle; onlar seni yanıltmaz. Neyi sevdiğini bul.” Aşık olacağın, büyük bir tutkuyla inanacağın işin sana zaten istediğin başarıları getirecek.

Evlenmemiş annesi 1955 yılında Steve’i doğurup evlatlık vermiş. Onu evlatlık alan anne üniversiteyi, baba ise liseyi dahi bitirmemiş. 17 yaşında üniversiteye başlıyor ancak ailesinin karşıladığı okul parasına değmeyeceğini düşünüp 6 ay sonra bırakıyor okumayı. Yani o da ailesi gibi üniversite mezunu değil. Hayatındaki birçok başarısını ise işte bu kararına bağlıyor.

Kısa bir süre Atari’de çalıştıktan sonra 20 yaşındayken arkadaşı Steve Wozniak ile ailesinin garajında Apple‘ı kuruyorlar. İlk sermayesi de eski VW minibüs ve hesap makinasını satarak kazandığı paradan oluşuyor.

Apple I, Apple II, Apple III denemelerinden sonra 30 yaşına bastığında Macintosh da çıkıyor görücüye. Apple’ın başkanlık koltuğu için “Ömrünün sonuna kadar sadece şekerli su mu satmak istiyorsun yoksa dünyayı mı değiştirmek istiyorsun ?” diyerek Pepsi Cola’dan (CEO) ayarttığı John Scully ile daha sonradan anlaşamıyor, herkesin önünde kavga ediyor ve kendi kurduğu şirketinden kovuluyor. Yıl 1985.

Steve Jobs ise “İyi ki kovmuşlar” diyor. NeXT Computers ve daha sonra da Pixar Animation Studios‘u kuruyor. Daha sonra Apple’da işlerin kötü gitmesi üzerine 1996′da danışmanlık yapmaya başlıyor. 1997′de ise ne yapıp edip Apple’ın NeXT’i satın almasını sağlıyor ve yeniden başkan oluyor kurduğu şirketine. Yıllık 1 dolarlık maaşıyla Guiness Dünya Rekorları’nda en düşük maaşlı CEO ünvanına sahip. Apple’daki hisselerinden aldığı yıllık 30 milyon dolar ve Pixar’ın bugünlerde Disney’e satışından aldığı 7.4 milyar dolar ile de geçimini sağlıyor!

Kişisel bilgisayar sektörünün kurallarını yeniden yazan iMac ve bugün dünyanın en ünlü markalarından biri iPod. Devamında iTunes, iCon, “i” ile başlayan herşey!

Mükemmellik, yenilik, yaratıcık ve kolay kullanıma yönelik tasarıma olan tutkusunun yanında astığı astık, kırıcı ve çok direkt olan iletişim ve yönetim tarzından dolayı ya çok sevilen, ya da nefret edilen bir dahi Steve Jobs.

Çok etkiliyeci bir konuşması var Stanford mezunlarına. Daha önce okuma şansınız olduysa önemli değil, bir kez daha okuyun. ( Teşekkürler Tunç Kılıç, Fikir Atölyesi)

Siyah cübbenin altında kot pantalon ve sandaletleriyle Steve Jobs. Stanford Üniversitesi mezuniyet töreni 12 Haziran 2005. Stanford Stadyumu; 4.662 mezun, 23.000 izleyici.

“Bugün dünyanın en iyi üniversitelerinden birinin diploma töreninde sizlerle birlikte olmaktan onur duyuyorum. Ben üniversiteden hiç mezun olmadım. Doğruyu söylemek gerekirse, mezuniyete en yaklaştığım an da bu an!

Sizlere hayatımla ilgili üç hikaye anlatacağım. Hepsi bu. Büyütülecek birşey değil. Sadece üç hikaye.

İlki noktaları birleştirmekle ilgili.

İlk 6 aydan sonra Reed Üniversitesinde derslere girmeyi bıraktım, ancak gerçek anlamda okulu bırakana kadar bir 18 ay kadar daha okulda kaldım. Okulu neden bıraktım?

Olay ben doğmadan başlamıştı. Biyolojik annem genç, evlenmemiş bir üniversite mezunuydu ve beni evlatlık vermeye karar vermişti. Beni üniversite mezunu bir çiftin evlatlık almasını çok istiyordu, sonunda da bir avukat ve karısı tarafından alınmam için herşey hazırdı. Tek sorun, ben ortaya çıktıktan sonra, beni evlat edinecek çiftin esasında bir kız çocuğu istediklerini anlamış olmalarıydı. Bir gece yarısı, bekleme listesinde olan müstakbel aileme bir telefon geldi: “Elimizde beklenmedik bir erkek bebek var, onu istiyor musunuz?”. Onlar da “tabii ki” diye yanıtladılar. Biyolojik annem, annemin üniversiteyi, babamın ise liseyi bile bitirmemiş olduğunu öğrendiğinde evlatlık verme işlemini tamamlayacak son kağıtları imzalamayı reddetti. Ancak birkaç ay sonra, ailemin beni üniversiteye yollayacaklarına dair söz verdikten sonra ikna oldu.

Ve 17 sene sonra üniversiteye başladım ama saf bir şekilde neredeyse Stanford kadar pahalı bir okul seçtim, ve emekçi ailemin bütün birikimleri benim okul parama gidiyordu. Altı ay sonra, buna değmeyeceğini farkettim. Hayatımla ilgili ne yapmam gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu ve üniversitenin de bunu bulmam için bana nasıl fayda sağlayacağını çözememiştim. Ve orada durmuş ailemin hayat boyu biriktirdiği parayı harcıyordum.. Sonuçta okulu bırakmaya ve herşeyin yoluna gireceğine inanmaya karar verdim. O zaman çok korkutucu gelmişti ama geriye dönüp baktığımda hayatımda verdiğim en iyi kararlardan biri olduğunu görüyorum. Okulu bıraktığım an, zorunlu fakat gereksiz olan ve ilgimi çekmeyen tüm dersleri almama gerek kalmamıştı. Böylece sadece bana ilginç gözüken derslere girebilecektim.

Bu aslında hiç de romantik bir durum değildi. Yurt odam olmadığından arkadaşlarımın odalarında yerde yatıyor, kola şişelerinin 5 sentlik depozitolarıyla yemek alıyor, her pazar akşamı güzel bir yemek yemek için 7 mil uzaktaki Hare Krishna kilisesine gidiyordum. Çok güzeldi. Merakım ve sezgilerim sayesinde içine düştüğüm çoğu şey daha sonra benim için paha biçilmez deneyimlere dönüştü.

Bir örnek vereyim: O zamanlar Reed Üniversitesi muhtemelen ülkedeki en iyi kaligrafi dersini veriyordu. Kampüsteki her poster, çekmecelerdeki her etiket, çok güzel şekilde elle kaligre edilmişti. Okulu bırakmış olduğum ve zorunlu dersleri almak zorunda olmadığım için kaligrafi dersi alıp nasıl yapıldığını öğrenmeye karar verdim. Serif ve san serif yazı karakterleri, değişik harf kombinasyonları arasındaki boşluğu ayarlama ve harika bir tipografiyi harika yapanın ne olduğu hakkında çok şey öğrendim. Çok güzeldi; tarihsel ve sanatsal olarak o kadar inceydi ki bilim hiçbir şekilde bunu yakalayamazdı ve ben bunu muhteşem buldum. Bunların hayatımda pratik bir uygulama bulma olasılığı yoktu. Ama on sene sonra, ilk Macintosh’u tasarlarken, bir anda aklıma geliverdi. Bunların hepsini Mac’te kullandık. Mac güzel bir tipografiye sahip ilk bilgisayardı.

Eğer o derse hiç girmemiş olsaydım, Mac hiç çok yönlü yazı karakterlerine veya boşlukları doğru orantıda kullanan fontlara sahip olmayacaktı. Windows da Mac’ten kopyaladığına göre, hiçbir kişisel bilgisayarın bunlara sahip olmayacağı muhtemeldir. Okulu bırakmamış olsaydım, o kaligrafi dersine girmemiş olacaktım, ve kişisel bilgisayarlar şu an sahip oldukları o harika tipografiye sahip olamayabileceklerdi. Tabii ki üniversitedeyken noktaları ileriye bakarak birleştirmek imkansızdı. Fakat on sene sonra geriye dönüp baktığımda herşey çok ama çok berraktı.

Tekrar söylüyorum, noktaları ileriye bakarak birleştiremezsiniz; onları sadece geriye baktığınızda birleştirebilirsiniz. Noktaların gelecekte bir şekilde birleşeceğine inanmanız gerekiyor. Birşeye güvenmelisiniz - cesaretinize, kaderinize, hayata, karmaya, herhangi birşeye. Bu yaklaşım beni hiçbir zaman yolda bırakmadığı gibi hayatımı da bütünüyle değiştirdi.

İkinci hikayem sevgiyle ve kaybetmekle ilgili.

Hayatımın erken bir döneminde neyi sevdiğimi bulduğum için şanslıydım. Woz (Steve Wozniak) ve ben Apple‘ı 20 yaşındayken ailemin garajında kurduk. Çok yoğun çalıştık, ve 10 sene sonra Apple garajdaki iki kişiden, 4000 çalışanı olan 2 milyar dolarlık bir şirkete dönüşmüştü. En nadide ürünümüz Macintosh’u piyasaya sürdüğümüzde ben 30 yaşına yeni basmıştım.

Ardından kovuldum.

Kendi kurduğunuz bir şirketten nasıl kovulabilirsiniz? Şöyle: Apple büyük bir şirket haline geldiği için biz de şirketi benimle birlikte yönetebilicek, yetenekli olduğuna inandığım birini işe aldık ve ilk sene işler iyi gitti. Fakat daha sonra, geleceğe yönelik görüşlerimiz farklılık göstermeye başladı ve bir noktada koptu. Bu noktada yönetim kurulumuz onun tarafında yer aldı. Sonuçta 30 yaşında dışarıda kalmıştım. Hem de herkesin gözü önünde. Hayatımın odak noktası olan şey bir anda yokolmuştu, bu büyük bir yıkımdı.

Birkaç ay ne yapacağımı bilemedim. Bir önceki girişimci nesli yüz üstü bırakmış, rütbe tam bana teslim edilirken onu elimden düşürmüş gibi hissetmiştim. Dave Packard ve Bob Noyce’dan bu başarısızlığım için özür diledim. Fazla göz önünde olan bir başarısızlık sembolü olmuştum ve vadiden kaçmayı bile düşündüm. Fakat içimde bir şeyler uyanmaya başladı, yaptığım işi hala sevdiğimi farkettim. Apple’da olanlar bunu en ufak şekilde değiştirememişti. Dışlanmıştım ama hala aşıktım. Ve yeniden başlamaya karar verdim.

O zaman farkına varmamıştım ama Apple’dan kovulmak başıma gelebilecek en iyi şey olmuştu. Başarılı olmanın ağırlığı yeniden başlamanın hafifliğiyle yer değiştirmişti, hiçbir şey hakkında eskisi kadar emin değildim. Hayatımın en yaratıcı dönemine girmek üzere özgürleşmiştim.

Sonraki beş sene NeXT adında bir şirket kurdum, Pixar adında başka bir şirket, ve eşim olacak inanılmaz kadına aşık olmuştum. Pixar’da dünyanın ilk bilgisayar animasyon filmi Toy Story‘yi yarattık ve şu an dünyanın en başarılı animasyon stüdyosuyuz. İnanılmaz olaylar zincirinden sonra, Apple NeXT’i satın aldı, ben Apple’a döndüm ve Apple’ın yenilenmesinin kalbinde NeXT’te geliştirdiğimiz teknoloji yatıyor. Ve Laurence ile harika bir aile kurduk.

Apple’dan kovulmamış olsaydım bunların hiçbirinin olmayacağından son derece eminim. Tadı çok kötü bir ilaçtı, ama sanırım hastanın da buna ihtiyacı vardı.

Bazen hayat kafanıza bir tuğlayla vurur. Sakın inancınızı kaybetmeyin.

Devam etmeme sebep olan şeyin yaptığım işe olan aşkım olduğuna ikna olmuş durumdayım. Neyi sevdiğinizi bulmanız gerek. Ve bu aşklarınız için geçerli olduğu gibi işiniz için de geçerlidir. İşiniz hayatınızın büyük bir kısmını kaplayacak ve gerçek anlamda tatmin olmanın tek yolu harika bir iş olduğuna inandığınız şeyi yapmanızdır. Ve harika bir iş yapmanın tek yolu ise yaptığınızı sevmenizden geçer. Henüz bulamadıysanız, aramaya devam edin.

Durulmayın. Tüm gönül meseleleri gibi, onu bulduğunuz zaman anlayacaksınız. Ve her büyük ilişki gibi, seneler geçtikçe daha da güzelleşecek. Yani bulana kadar devam edin. Yılmayın.

Üçüncü hikayem ölüm hakkında.

On yedi yaşındayken, şöyle bir şey okumuştum:

“Her gününü, hayatının son günüymüş gibi yaşarsan, günün birinde haklı çıkarsın.”

Bu cümle beni çok etkilemişti ve o günden bu yana, yani 33 yıldır, her sabah aynaya bakıp, kendi kendime hep şunu sordum: “Eğer bugün hayatının son günü olsaydı, bugün (normalde) yapacağın şeyleri yapmak ister miydim?” Uzun süre art arda, “Hayır,” yanıtını verdiğimde, bir şeyleri değiştirmem gerektiğini anladım.

İnsanın kısa süre içinde öleceğini bilmesi, yaşantısına damga vuracak kararlar vermesi açısından büyük önem taşır. Çünkü her şey, tüm dış beklentiler, gururlar, küçük düşme ya da başarısızlık korkuları - tüm bunlar ölüm karşısında değerlerini yitirir, yalnızca ölümdür önemli olan.

Kaybedecek bir şeyler olduğu (tuzak) düşünceyi yok etmenin en iyi yolu insanın öleceğini hatırlamasıdır. Zaten çıplak ve savunmasızsın. Yüreğinin sesini dinlememen için hiçbir neden yok.

Bir yıl kadan önce bana kanser teşhisi kondu. Sabah 7:30?da girdiğim ultrasonda pankreastaki tümör bariz bir şekilde görünüyordu. Bense pankreasın ne olduğunu bile bilmiyordum. Doktorlar bu tip bir kanserin tedavisinin neredeyse imkansız olduğunu ve üç ila altı aydan fazla yaşamayı beklemememi söylediler. Bu, çocuklarınıza ilerideki 10 yıl içinde söyleyeceklerinizi birkaç ay içinde söylemeye çalışmak demekti. Bu, aileniz rahatı için gerekli herşeyin kısa zamanda yapılması demekti. Bu veda etmek demekti.

Bütün gün o teşhisle yaşadım. Akşama doğru biyopsi yapıldı, boğazımdan bir endoskop soktular, mide ve bağırsaklarımdan geçerek bir iğneyle pankreasımdaki tümörden birkaç hücre aldılar. Ben narkozla uyutulmuştum, fakat eşimin söylediğine göre doktorlar alınan hücreleri mikroskobun altına koyduklarında sevinç çığlıkları attığını söyledi. Benim kanserim ameliyatla tedavi edilebilecek bir türdenmiş. Ameliyat oldum ve şimdi iyileştim.

Beni ölüme en çok yaklaştıran olay budur ve umarım uzun yıllar boyunca bir daha bu denli yaklaşmam. Bu deneyimi yaşamış biri olarak diyebilirim ki ölüm faydalı fakat sadece entelektüel bir kavramdır.

Hiç kimse ölmek istemez. Cennete gitmek isteyenler bile, oraya gitmek uğruna ölümü göze almak istemezler. Oysa ölüm hepimizin ortak sonu. Şimdiye dek hiç kimse ölümden kaçamamıştır. Bunun böyle de olması gerekir, çünkü ölüm hayatın en güzel icatlarından birisi. Hayat’ın değişim ajanı. Yenilere yer açmak için, eskilerden kurtulmanın tek çaresi. Şu an için yeni sizsiniz, ama günün birinde, üstelik pek yakında siz de eskiyecek ve aradan çıkarılacaksınız. Bu kadar acımasız olduğum için üzgünüm, ama gerçek bu.

Zamanınız kısıtlı, bu yüzden başkalarının hayatını yaşayarak onu harcamayın. Başkalarının düşüncelerinin sonuçlarıyla yaşama dogmasına takılıp kalmayın. Başka insanların fikirlerinin gürültüsünün kendi kalbinizin sesini duymanızı engellemesine izin vermeyin. Ve en önemlisi kalbinizin ve sezgilerinizin yolundan gidecek cesarete sahip olun. Kalbiniz ve sezgileriniz ne yapmak istediğinizi bilirler. Bunun dışındaki herşey ikinci planda.

Gençliğimde, bizim neslin kutsal dergilerinden biri sayılan, The Whole Earth Catalog adında inanılmaz bir yayın vardı. Menlo Park yakınlarında yaşayan Steward Brand adında biri tarafından şiirsel bir tarzla kaleme alınmıştı. Size anlattığım bu olay, 1960′lardan kalma, masa üstü bilgisayarlardan ve bilgisayar destekli yayınlardan önce, yani bu dergi daktilolar, makaslar ve polaroid kameraların yardımıyla yapılmıştı. Google ortaya çıkmadan 35 yıl önce, dergi formatında bir Google gibiydi: idealistti, anlaşılır bilgiler ve harika görüşlerle doluydu.

Stewart ve ekibi bunun birçok baskısını yayımladılar ve dergi miyadını doldurduğunda son bir baskı yaptılar. 1970′lerin ortalarıydı, o zamanlar sizin yaşlarınızdaydım. Son baskının arka kapağında, sabahın erken saatlerinde çekilmiş bir yol fotoğrafı vardı, hani her maceracının kendini otostop çekerken bulabileceği yollardan biri.

Fotoğrafın altında şu sözler yer alıyordu: “Aç Kalın, Budala Kalın (Stay Hungry. Stay Foolish).” Aramızdan ayrılırken bize verdikleri veda mesajları buydu. Aç Kalın, Budala Kalın. Kendim için hep bunu diledim. Ve şimdi, sizin için de aynı dilekte bulunuyorum:

Aç Kalın, Budala Kalın.

Hepinize çok teşekkür ederim.”

Steve Jobs.



31 Temmuz 2007 Salı

İşte dünyanın en değerli markası

Interbrand isimli danışmanlık kuruluşu ve Business Week dergisinin ortaklaşa yayımladığı "Dünyanın En İyi Küresel Markaları" isimli raporunda 65 milyon dolar marka değeri biçtiği içecek devi Coca-Cola'yı bir kez daha ilk sıraya yerleştirdi. Ancak ünlü meşrubat firması geçen yıla kıyasla marka değerinde yaklaşık 2 milyar dolarlık bir düşüş yaşadı.

Marka değerinin belirlenmesinde mali performans ve marka kuvveti gibi etkenler önemli rol oynadı. Coca-Cola'nın ardından yazılım şirketi Microsoft 2'nci olurken, bilgisayar üreticisi IBM 3'üncü, enerjiden finansa pek çok farklı alanda faaliyet gösteren General Electric 4'üncü, cep telefonu devi Nokia ise beşinci oldu. İlk dört sırada yer alan markaların değerleri 50 milyar doların üzerinde bulunuyor.

Beşinci sıra ile 10'uncu sıra arasında yer alan markaların değeri ise 33.6 milyar dolar ile 23.5 milyar dolar arasında. İlk 100 sırayı paylaşan şirketlerin toplam marka değeri ise 1.15 trilyon doları buluyor. Listedeki markaların 52'si ise ABD kökenli.

Apple 'yüce efendi'

Büyük bir çıkış yaparak 17.8 milyar dolarla 20'nci sıraya yerleşmeyi başaran internet arama motoru Google, 55'inci olan rakibi Yahoo'ya fark attı. Karşı kampanyalara reklam kısıtlamalarına rağmen efsanevi sigara markası Marlboro'nun 21.2 milyar dolarla 14'üncü sıradaki yerini koruması da büyük bir başarı olarak gösteriliyor. 64'üncü Zara, 44'üncü Nintendo, 88'inci Starbucks ve 33'üncü olan Apple da büyük çıkış yakalayan şirketler arasında sayılıyor. Nintendo'nun başarısında Wii adlı oyun konsolu önemli rol oynarken, iPod adlı müzik çalarıyla tüm dünyada büyük bir satış rakamı yakalayan Apple "Talep yaratmanın yüce efendisi" olarak nitelendirildi.

Marka değeri açısından en fazla düşenler kategorisinde ise 30'unculuktan 41'inci sıraya gerileyen Ford, 52'ncilikten 61'inciliğe düşen GAP, 70'incilikten 82'nciliğe düşen Kodak, 66'ncı sıradan 74'üncü sıraya inen Pizza Hut ve 69'unculuktan 77'nci sıraya gerileyen Motorola bulunuyor.

25 Temmuz 2007 Çarşamba

Cafe Crown Arası Buzzzzz! Buzzzz!

Hikayemiz Latin Amerika ülkelerinden birini andıran (Brezilya, Küba plajlarini anımsatan) bir plajda gerçekleşiyor. Yine arkadaşlar bir Cafe Crown arası veriyorlar. "Biz çok yoğunuz dinlenmek için bir Cafe Crown arası verelim" diyorlar.

Latin Amerika kokan palmiyeli Beach Bar'a (Tabelada öyle yazıyor!... Aslen Plaj İçecekçisi olsa gerek, plajda buz parmak dondurma, ve limonata satan Mehmet Emmi'nin post modern kent soylu hali) hanım kızımız öfleyerek geliyor. Yorgun bitkin sıcaktan bezgin bir vaziyette...

Durumu sezen cingöz barmen (bar adam Recep) hemen barın arkasına geçiyor ve "Cafe Crown arası" diyor. Dinlen, serinle, aha sana Cafe Crown buzzz. Konuşmayı beceremeyen kızımız "Nasssı yaniii diyor?" Delikanlı bar adam Recep, "önce Cafe Crown, sonra buz gibi süt koyacaksın" diyor, al sana Cafe Crown Buzz diyor.

Hanım kızımız bar adam Recep'i atom reaktörü kurululuşu izler gibi dehşetvari tepkiler vererek izliyor. Sanki Recep dünyanın geleceğini değiştiriyor. Sonuçta kızımız nihai ürünü içiyor ve "Buzzzzzzzzzzz" diyor. Biz salak seyirciler de Buzz deyince evet Buzzzz diyoruz hemen herşeyi anlıyoruz, sıcakladım geberdim, Cafe Crown ile sütü karıştırdım buzz soğukluğuna eriştim rahatladım.

Sonra espriyi desteklemek için bar adam Recep kafasında n kere top sektiren mahalle delikanlısı misali, elindeki top mu meyve mi bilinmeyen bir cisime vuruyor, cisim bardağa giriyor. Konuşmasını bilmeyen hanım kızımız yine "Buzzzzzzzzzzz" diyor. Biz salak seyirci anlıyoruz ki keyiflendi "Buzzzzzzzzzzz" dedi. Neden? Çünkü, Cafe Crown buz keyfini yerine getirdi...

Herkesi tebrik ediyoruz. Teşekkürlerimizi iletiyoruz.
  • O kadar sıcaklamışken ve plajda güneşin altında harap bitap düşmüşken alternatif olarak su içmek, doğrudan soğuk içecek tüketmek varken, hangi Türk bir kahveyi alır, süt ile karıştırır sonra da içine buz atar ( 3 aşamalı bir süreç)?

  • Kızın tepkileri, konuşması tamamiyle yapay, mimiklerinde hiçbir şekilde samimiyet yok. Bunu halkın anlamıyor mu?

  • Delikanlının sonradan bardak ve top (meyve herneyse ) ile yaptığı aksiyona ne gerek var ne anlamı var? Müşterinin ürün tercihinde neyi tetikliyor? Yoksa antipati mi uyandırıyor?

  • Son olarak neden bu reklam, çekildiği yer, mekan, tarz itibariyle yine bir soğuk içecek olarak kendini konumlandıran "Buz gibi içilmesi lazım" sloganıyla ortaya çıkan Ritmix reklamı taklit ediliyor? (Bakınız Ritmix reklamı)

Sevgilerimle
Yüce Zerey

Word Of Mouth Marketing Techniques WOMM

Alternatif bir mecra olarak Ağızdan Ağıza Pazarlama'nın önemi her geçen gün daha da artıyor, daha önceki yazılarda da önemine ve içeriğine deyinmiştik. Ağızdan ağıza pazarlamayı klasik medyanın içerisinde nasıl kullanabiliriz? İşte bunu anlatan güzel bir çalışma...

3 Temmuz 2007 Salı

Türk Usulü LOST (Akşam Gazetesi)



Gösterildiği ülkelerde pek çok kitleyi peşinden sürükleyen, adına stratejiler üretilen, kitaplar yazılan ve büyük beğeni toplayan Lost dizisinin Türkiye’deki fanatikleri, LOSTra adında yepyeni bir oluşum başlattı.

Farklı meslek grubundaki dizi fanları, burada kendi senaryolarını yaratıyor ve yazar kadrosuna katılacak ekip arkadaşları arıyorlar.

Türkiye’de erkeklerin kıraathane, kahve ya da arkadaş evinde toplanıp dizi seyretmeye başlamasına ilk olarak ‘Kurtlar Vadisi’yle tanık olduk. Beyaz yakalı tabir edilen kesimin Digiturk ve CNBC-e dizilerini de unutmamak gerekir.

Son dönemde devam eden ve popülerliğini yitirmeden ilgi odağı olmaya devam edense kuşkusuz Lost. Erkeklerin dizi takipçisi olması pek rastlanır bir şey olmadığından LOSTra projesini hayata geçiren Yüce Zerey ve Mehmet Erkan Aydın’ın her diziyi izlediklerini öğrendiğimizde şaşkınlığımızı gizleyemedik elbette. Onlarla uğruna senaryo yazmaya başladıkları Lost dizisini ve projelerini konuştuk.

Mesleğiniz nedir? LOSTra projesini hayata geçirmek nereden aklınıza geldi?

Yüce Zerey: Dikey Kurumsal adlı şirketin Proje ve Arge Departmanı Müdürü’yüm. Mehmet’le iş arkadaşıyız. yönetim ve pazarlama danışmanlığıyla ilgili projelerde yer alıyoruz. Her ikimiz de okumayı, yazmayı, izlemeyi ve yorumlamayı seviyoruz. Lost’u seyredip üzerinde konuşuyorduk. Acaba biz de Lost için alternatif senaryo yazabilir miyiz diye düşündük. Sonra senaryoyu biz yazmayalım böyle bir hareket başlatalım istedik. Lost’ta Türkler olsaydı, Türk adasında olsaydı neler olurdu diye düşündük. Yazdıkça keyifli olmaya başladı. Biz sahneyi koyalım ve insanlara bırakalım dedik. Lost ile bağlantılı ama onu ti’ye de alacak bir isim seçip LOSTra adını verdik.

Mehmet Erkan Aydın: Ben de İnsan Kaynakları Departmanı’nın yöneticisiyim. İşin kara mizah kısmı var ama ileriye dönük olarak gerçekten neler yapılabileceğini düşündürtmek istiyoruz. Artık Türkler adada mangal mı yakar, çadır mı kurar işte o insanlara bağlı olarak gelişecek.

Peki, bu projenin büyüyeceğine inanıyor musunuz?

Y. Z.: Neden olmasın? Projeye insanları dahil etmek istiyoruz. İleride bu bir dizi haline gelirse kalabalık bir grubun yazmış olduğu bir dizi olsun, katılımcı olan herkesten bir parça bulunsun. Baktığınızda bugün gazeteler bile blog’larını halka açtı. Bunun nedeni insanları projeye dahil edip katılımı artırmak. Bu şekilde içeriği genişletip insanların sahiplenmesini sağlarsınız. Katılımcıyı oyunun içine dahil et ve alanını genişlet mantığı olur. Dizileri artık konaklardan çıkartmak istiyoruz.

M. E. A.: Bizim hep ağa ve mahalle dizilerimiz var. Senaryo mahallenin dışına çıkamıyor ne yazık ki. İnsanlar yabancı dizileri de izliyor. Orijinal bir fikir ortaya koyduğunuz takdirde insanlar ona dahil olur. Bu ortak bir platform olursa Lost kalitesinde orijinal bir senaryo ortaya çıkar diye düşünüyoruz. Düşünce sizi bir yere kadar götürür ama ilk adımı attıktan sonra devamı gelir. Senaryo fikri de böyle gelişti. Bize katılacak kişilerden deneme yazısı isteyeceğiz. Çünkü projenin senaryo kirliliği olmasını istemiyoruz.

İLK BÖLÜM BİZDEN GERİSİ KATILIMCILARDAN

Şu anda senaryo hangi aşamada? İlk bölümleri siz mi kaleme aldınız?

Y. Z.: Bizim uçağımız şu anda havada. Uçağı düşürmeden önce yeteri kadar yazar sayısına ulaşmalıyız. Mistik olaylar bizim senaryomuzda da olacak. Şu anda belli olan karakterler var. Karakterleri tanıtma ve ilk konuşmalar bizim ve tanıdıklarımız tarafından şekillendi. Bundan sonrası aramıza katılacak kişilerce belirlenecek.

M. E. A.: İnsanlardan örnek yazı isteyeceğiz. Bir psikolog arkadaşımız karakter tahlili konusunda yardımcı oluyor. Bilgi işlem, marka pazarlama, insan kaynakları alanında çalışan arkadaşlar var yazar kadrosunda. Karakterleri bire bir eşleştirmedik. Çünkü bize özgün olmasını istedik. Dolayısıyla karakterlerin hepsi aynı olmayacak ama birbirleriyle bağlantıları var.
Lost’un başarısını neye bağlıyorsunuz?

Y. Z.: Lost’un başarısındaki en önemli neden ağızdan ağıza yayılan stratejiyle yürüyor olması. Herkes diziyi birbirine tavsiye ediyor. En büyük gücü bu. Türk halkında bu sistem çok tutuyor. Önce CNBC-e izleyen kitle ile başladı sonra herkesi etkisi altına aldı. Genişleyebilen senaryo yapısına sahip. Her bölümün içerisinde alt dizicikler var. Çünkü her karakterin hikayesi ayrı. Yalnız tek bir karakter üzerinden gitmiyor. Bilgi verip meraklandırıyor. Karakterleri ilişkilendirdiğin için bulmacayı çözmek gibi geliyor. Mistik olaylar, sayılar… Kabala’yı da işin içine soktular. Lost teorileri üretilmeye başlandı. Teori üretirsen çok konuşturursun. Yayılım stratejisi, içerik ve teknik kalitesi, altyapısında komplo teorileriyle bağdaşınca dizinin başarısı kaçınılmaz oldu.

M. E. A.: Dizi sürprizlere açık yapısıyla ilgi topladı. Dünya edebiyatına baktığınızda da klasik eserlerde tek bir karakter yoktur. Birden fazla karakter olduğu için diğerinin hayatına mecbur değilsinizdir. Yapıyı çok karakterli kurduğunuz zaman kalıcılığını da sağlamış olursunuz. İnsanlar senaryonun devamını tahmin ettiklerinde diziyi tüketmiş oluyorlar.

Y. Z.: Bence devrim yaratan dizilerden biri Asmalı Konak’tır. Seymen Ağa ana karakterdi. Ama alt karakterlerin hayatını da inceledi dizi. Ally Mc Beal ile aynı sezon yayınlandı. İnsanlar bir araya gelip her iki dizi için de geceler düzenliyorlardı.

Sizce erkekler daha fazla mı dizi izliyor?

Y. Z.: Türk dizilerinin çoğunu izliyorum. ‘Prison Break’, ‘Heros’ ve ‘24’ü de izliyorum. Bazıları çok kendini tekrar ediyor. Bazılarının derinlemesine içerisine girebiliyorsunuz. Erkekler daha fazla dizi izlemeyi seviyor olabilir. Ama dizi hakkında konuşmayı sevmiyorlar. Çünkü erkekler arasında “ben Binbir Gece’yi izliyorum” demek zayıflık. Ama kadınlar arasında ortak nokta, bir bağlılık oluyor.

M. E. A.: Yoğun iş temposunda dizi izlemeyen biri olarak Lost’u iki haftada 11 bölüm izledim. Ayrıca Lost cinsel içerik olmadan başarıyı yakalayan işlerden biri. Bu da çok önemli. Projeyi takip etmek ve ayrıntılı bilgi için:

http://www.lostra.org

EKİN TÜRKANTOS - Akşam Gazetesi
http://www.aksam.com.tr/haber.asp?a=80181,12&tarih=11.06.2007

17 Mayıs 2007 Perşembe

Peyami Safa ve Heybe Felsefesi

İnsan, tarih defterinin derin ve anlamlı yapraklarında seyahat ettikçe, zihinlerindeki kavramlar daha da anlam buluyor, bulduğu anlamlardan destek alarak çevresini daha nitelikli anlamlandırıyor.

Bu yazının da hikayesi aslında tam olarak burada başlıyor. Geçenlerde, edebiyatımızın yetiştirmiş olduğu en önemli ustalardan biri olan ve keyifle okuduğum Peyami Safa'nın gazetelerde ve dergilerde çıkmış olan fıkra ve makalelerinin derlenmiş olduğu bir kitabı okuyordum. Yedigün'deki 20 Eylül 1938 tarihindeki yazısı beni aldı farklı yerlere götürdü, silkeledi ve günümüze getirdi bıraktı. Bu fikir seyahatinin heybemde bıraktığı entellektüel tadın adı "Heybe Felsefesi"'nden başka birşey değildi.

Peyami Safa'nın yazdıkları ile Heybe Felsefesi'nin kesişim kümesinin nitelik ve nicelik olarak kapladığı alan beni gerçekten etkiledi.

Heybe felsefesi ile neler dediğimizi hatırlayacak olursak:

"Heybe felsefesi, günümüz toplumunda, bilgi ve algı çöplüğünün arasından kendisi, değerleri ve toplum için doğru bilgileri seçebilen, seçtiği bilgileri anlayabilen ve anlamlandırabilen, bu bilgilerle bireye ve topluma değer katmayı amaçlayan bir düşünce yapısıdır."

diye tanımlamıştık. Heybe Felsefesi düşünce düzleminde tanımladığımız aktörleri de;

"Heybeci, heybe felsefesi tanımını içselleştirmiş, kendine ve topluma değer katan felsefe insanı...

Haybeci, kendini öğrenmeye adamış, bilgi ve algı çöplüğünün arasından kendisi ve toplum için doğru bilgileri seçebilen, seçtiği bilgileri anlayabilen, fakat anlamlandıramayan ve aksiyon almayan araf insanı...

Bilgi Eşeği, amaçsızca bilgi arayan, toplayan, arşivleyen, bilgiyi tüketen ama üzerinde düşünmeyen, anlamayan, kendi egosunun tekelinde barındıran, topluma değer katma amacında olmayan eşek insanı..."

olarak tanımlamıştık.

Sözü üstadına teslim ettikten sonra yorumlar tamamen size aittir.

Peyami Safa, Yedigün, 20 Eylül 1938

"Ayaklı kütüphane denilen adamların lehinde ve aleyhinde çok şey söylenmiştir. Bunların kafalarında kitap, midede övütülen ekmek gibi değil, ambarda bekleyen buğday gibi durur. Nasıl konmuşsa öyledir. Kana ve hayatına karışmamıştır. Onların bilgileriyle zekaları arasındaki münasebet, bir kitapla bir kütüphanenin raf tahtası arasındaki münasebetin aynıdır: Biri ötekinin üstüne binmekle kalır.

Kitap, adamı beslemezse şişirir, bilgilerin yağıyla şişmanlatır. Ayaklı kütüphane denilen adamlar, manevi bünyelerinde fikirden ziyade semen bulunan mahluklardır: ilmin şişkolarıdır. Bunun için sağlam yapılı bir kafa, dolu bir kafadan üstündür ve düşünmek bir fikre gebe kalmaktan başka birşey olmadığı için, kitapların en güzelleri, düşündürücü ve doğurucu eserlerdir.

Yine bunun için uyanık bir zeka, okurken her an şüphe içindedir. Bu şüphe at sineği gibidir: Savarsınız yine gelir. Bizi rahatsız etmesine mukabil, demin bahsettiğim kötü dalgınlıktan kurtarmak gibi, sinirlendirici olsa bile uyandırıcı tesiri vardır.

Aynı kitabı birkaç defa okumak, ayrı ayrı birkaç kitap okumaktan daha faydalıdır. Çünkü okumakta gaye müellifin ne düşündüğünü anlamaktan ve bir şey öğrenmekten ibaret değildir. Kitapla okuyucunun zekası evlenmeli ve mahsul vermelidir"

Aklın yolu bir...

Sevgilerimle

Yüce Zerey | y=f(yuce)